kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2016 Cuma

SERÇELER (Erik Ağacı Öykü Sitesi'nden)

SERÇELER
Serpil Tuncer

Pencereye vuran rüzgârın uğultusu bir kadının ayak sesleri gibi üzerime doğru geliyor. Kalbimi her an bu derin rüzgâra kaptırabilirim. Peşinden ötelere sürüklenebilirim. Ve dahası gökyüzünde akşamın karanlığında yuvalarını bulamayacak ölümcül kuşlar kol geziniyor. Muhtemelen yuvalarına giderken bu gece hepsi ölecek. Kuşların öleceklerine bu kadar emin olmamın sebebi var. Bu gün kuş sürüsü kâhyalığını yaptığım çiftliğe kondu. Fare zehrine bulanmış ve tarlanın tam ortasında patlamış darı çuvalına saldıran kuşlar onları yediler. Fark ettiğimde sırtımdan çıkardığım ceketimi kuşlara doğru savurdum. Havaya uçmakta istekli ve aceleci değillerdi.

Kuşlar deyince; bunlar aptal bilinen o kargalardan değildi. Kaldı ki kargalar aptal görünümlerin altında müthiş bir zekâ saklarlar. Bu kuşlar küçük serçelerdi. Daldan dala konan çok da sürü hâlinde yaşamayan ama aynı saatte dışarı çıkıp aynı saatte yuvalarına dönen o minik kanatlı yaratıklardı. Tarlaya konan serçeler, kahverengiden griye çalan kanatlarını gökyüzüne doğru çırptıklarında kaçının bu ölümcül darıları yediğini sayamadım. Zehirli darılar çiftlikte yuvalanan büyük fareler içindi.
Mısırların, yazdan kilere depolanmış buğdayın içinde hatta hayvanların ahırında onlara rastlar olmuştuk. Hepsinden iğrenci bir gece yattığım yatağın içine bir fare girmişti. Yataktan fırladığım gibi, yerde gezinen diğer farenin üzerine basmış hayvancığı ayaklarımın altında ezivermiştim. Farenin ince tırnakları etime saplanınca onları öldürmek boynumun borcu oldu. Evin beyine telefon açıp durumu bildirdim. O da bize Ankara’dan bir çuval zehirli darı yolladı. Darı, çiftliğe geldiğinde çuvalı sırtlayan Serhan, dallardan birine çuvalı takınca çuval delinip alt kısmını saran ipliği bir anda açılıp onca darı yerlere dökülüverdi. O ara etrafı temizlemek için ben ve diğer çalışanlar ahıra doğru yürüyüp süpürge, faraş ve kap aramak için dağıldığımızda darılar tarlanın ortasında öylece saçılıp kaldı. Geri döndüğümde kuşları darının başında yemlenirken gördüm. Ceketimi çıkarıp kuşların üzerine doğru yürüdüm. Onlar midelerine indirdikleri zehirli darılarla gökyüzüne uçup gittiler. Bizler, etrafa saçılmış fare yemleri toplayana kadar akşam ezanı bastırdı. Zehirli darıların birazını da el feneriyle toplamaya çalıştık. Ne kadar başarılı olduğumuzu ancak ertesi günün ışıkları çiftliği aydınlattığında anlamış olacaktık ama bütün uğultusuyla rüzgâr, pencereye doğru esiyordu. Sabaha doğru kocaman yağmur bulutu bu çorak tarlalara rahmetini bırakmış olacaktı. Eğer böyle olursa zehirden arta kalanları temizlemek toprağa kalacak. Çorak da olsa bu güzelim toprağa mı üzüleyim zehri yiyip yutan o zavallı kuşlara mı? Üstelik zehirli darıların birazını kuşlar yedi, yerlere dökülenleri de akşam karanlığı bastırdığı için biz göremedik. Sizin anlayacağınız zehirden elde kalan ancak çuvalın yarısı. Bu kadar zehir fareleri öldürmek için yetecek mi? Bu çiftliğe elimden geldiği gibi bakamadığım için akşamdan beri emrim altında çalışanlara kan kusturdum. Herkes işini adam gibi yapsaydı bütün bu olanlar yaşanmayacaktı.
Yağmur kapıda demiştim ya işte geldi. İnce sepken, yattığım odanın camına vurmaya başladı. Çok geçmeden hızlandı. Akşam yemeğinin üzerine yediğim tereyağlı ekmek mideme oturup gözlerime ağırlık yaptı. En iyisi uyumaktı. İşin kalanını sabahın aydınlığına bırakmak daha mantıklı görünüyordu.
Gece, yağmur bütün şiddetiyle yağdı. Sabah olunca biraz ileride bulunan demir yolundan geçen Anadolu ekspresinin gürültüsüyle uyandım. Bu sabah etrafta bir tuhaflık vardı. Pencere kenarındaki kurumuş saksıların kenarına konan serçeler ortalarda yoktu. Kalın perdeyi elimle aralayıp dışarıya bakındım. Galiba köyün bütün serçeleri zehirli darıdan nasiplenmiş gibiydi. Etraf sessizdi. Kuşlardan eser yoktu. Ötelere baktım. Orada kümelenen solgun ağaçların dallarında olabileceklerini düşündüm ama yoktular. Yer yarılmış da bütün serçeler yerin içine girmiş gibiydi. Bu bana çok acı verdi. Belki dünkü fırtınadan sonra hâlâ yuvalarından çıkamamışlar diye iyimser düşünceye kendimi teslim ettim. Beklemekte fayda vardı.
Yan odalarda yatan çalışanlara bu durumdan hiç bahsetmeden mutfakta hazırlanmış kahvaltı için aşağıya indim. Kahvaltıda taze köy yumurtası, beyaz peynir ve tereyağlı ekmek kızartması vardı. Gel gör ki kimsede yemek yiyecek mide kalmamıştı. Haftalardır farelerle boğuşmaktan elimizi yemeğe uzatamaz olmuştuk. Bugün çiftlikte ne yapıp edip bu iğrenç duruma son verecektim. İlk iş zehri gereken yerlere yerleştirmek oldu. Ardından da hasada bıraktığımız arpa tarlalarına doğru yol aldım. Bütün gece bereketli kollarından su tanelerini esirgemeyen gökyüzü, toprağın suya doymasına sebep olmuş, geniş, çorak tarlalar boz rengi balçık halini almıştı. Çalılıklara doğru yürümeye başladım. Yürürken zorlanıyor çizmelerim çamura saplanıyordu.
Derken çalılıkların altında ölmüş serçelerle karşılaştım. Birini elime aldığımda küçücük ayaklarında sıcaklığı hâlâ duruyordu. Canı yeni çıkmışa benziyordu. Bir toprak parçası kazıp onu gömdüm. İleriye yürüdüğümde birkaç ölü serçeyle daha karşılaştım. Arazinin ilerisine doğru yürüsem daha başka ölü serçeleri de görebilirdim ama ayaklarım tutmadı. Gerisin geri çiftliğe döndüm.

Adamlara talimat verip bütün farelerin çiftlikten sürülmesini ve hiçbirinin ölüsünü görmek istemediğimi söyledim. Çalışanlar, kâhyalarının sinirden böyle davrandığını düşündüler oysa yanılıyorlardı. Ölen serçelerden kendimi sorumlu tutuyordum. O günden sonra, çok uzun süre serçeleri göremedim. Alaycı kargalara kalmıştık. Kar bastırınca başka kuşlar çiftliği süsledi ama onlarda kurşun renkli kanatlı serçelerin sıcaklığı yoktu.

Erik Ağacı Öykü Sitesi öykü yazanları ve öykü okumayı sevenleri bir araya getiriyor.  Her türlü öykünün okuyucuya aktarıldığı öykü sitesinde aynı zamanda çocuklar da unutulmamış onlar içinde öykü bölümü var. Siteyi ziyaret etmek isteyenler için işte link adresi. http://erikagacioyku.com/

2 Nisan 2014 Çarşamba

Klasik Edebiyat Eserleri / Radyo Tiyatrosu


  • Müfettiş – Nikolay Vasilyeviç Gogol (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Monte Kristo Kontu – Alexandre Dumas (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Suç ve Ceza – Dostoyevski (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Susuz Yaz – Necati Cumalı (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Mavi Trenin Esrarı – Agatha Christie (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Deniz Kurdu – Jack London (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Don Kişot – Miguel de Cervantes (Radyo Tiyatrosu – 15 bölüm) TIKLAYINIZ.
  • Çölde Bir Portakal – Herbert Eisenreich (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Ve Perde İndi – Agatha Christie (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ..
  • Evde Kalmış – Federico Garcia Lorca (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ..
  • Timsah – Fyodor Dostoyevski (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ..
  • Antigone – Sophokles (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ..
  • Faust – Goethe (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ..
  • Ceza Sömürgesi – Franz Kafka (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ..
  • Burun – Nikolay Gogol (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Hastalık Hastası – Moliere (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Palto – Nikolay Gogol (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Bir İdam Mahkumunun Son Günü – Victor Hugo (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.
  • Beyaz Geceler – Dostoyevski (Radyo Tiyatrosu) TIKLAYINIZ.

       Kaynak: http://www.insanokur.org/?page_id=58161

5 Mart 2014 Çarşamba

Türk Kültüründe Bahçe

İlkden Tazebay & Nevin Akpınar
Ankara Üniversitesi / Bilig Dergisi, 2010

Özet: Bahçe tarih boyunca, insanlar tarafından paylaşılan ve gelecek kuşaklara aktarılan semboller sistemi olarak tanımlanan kültürün mekâna yansımasının bir sonucu olarak biçimlenmiştir. Tarih ve kültür birikiminin günümüze ulaşmasını sağlayan ve özgün değerlere sahip olan Türk bahçelerinin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması ve günümüzde bu niteliklere sahip bahçelerin oluşturulması, millet bilincinin gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlayacaktır. Bu amaçla; kültür kavramı ve Türk kültürünün özellikleri ile Türk bahçe sanatı ilişkilendirilmiş, Türk bahçesinin genel özellikleri özetlenerek bu mekânların korunmasının gerekliliği vurgulanmıştır. 

Kültür Kavramı ve Türk Kültürünün Genel Özellikleri 

Kültür kavramının bilgi birikimi ve yaklaşım farklılıkları nedeniyle çok çeşitli tanımları olduğu bilinmektedir. Ancak, bu tanımlar içinde aralarındaki farkın önemli olduğu iki ana tanım kümesi vardır: bunlardan birincisi kültürü maddi ve manevi ögeleriyle bir bütün olarak gören ve her iki türlü ögenin kültürün niteliğini belirlemede çok önemli olduğunu kabul eden tanımlar kümesidir. İkinci tanım kümesi ise, kültürün yalnızca manevi ögelerden kurulu olduğu anlayışı üzerine dayalıdır (Ozankaya 1992: 217). 

Kolay saptanamayan ve değişimleri kolay izlenemeyen değerleri ve yaklaşımları içeren manevi kültür; bir toplumu diğerinden ayırmaya yarayan örf ve adetleri, sanatsal, ahlaki ve etik değerleri, inançları ve sosyal birikimleri içerir. Maddi kültür ise; toplumun ve bireylerin oluşturduğu somut eserlerdir ve manevi kültürün uygulama halinde maddi ögelere yansımasıdır. Maddi ve manevi kültür arasında ayrılmaz bir bağ ve karşılıklı etkileşimli bir ilişki vardır.

...

Tarihsel Süreçte Türk Bahçesi ve Kültürel Etkileşim 

Tarihsel süreç içinde tüm güzel sanatlar ve mimari eserlerin oluşumunu etkileyen kültür, Türk bahçe sanatının da önemli bir belirleyicisi olmuştur. Toplumsal olaylardan felsefi ve dini yaklaşımlara kadar çeşitli akımlardan etkilenen bahçe olgusu ve bitki kullanımı, somut bir kültürel bileşendir. 

Türk bahçesi, binlerce yıl içinde çeşitli kültürlerin ve coğrafyanın etkilemesi sonucu oluşmuş bir yapıdır. “Gezginliğinin sonucu olarak, Türklerin doğa kavramı bahçe sınırları içinde kalmamış; ovalar, ırmaklar ve dağlar ölçeğinde düşünülmüştür. Göçebe gelenekleri olan ve geçimini kurak yerlerden sağlamış bir milletin toprağı hem sürekli, hem de salt zevk için düzenleme kavramını ancak devletin yerleştiğine ve koruyucu kudretine mutlak inancının yer edişinden sonra benimsemiş olması çok doğaldır. Orta Asya’daki Türk kültürünün önemli izlerinden biri olarak, Semerkand’ı saran park ve bahçelerin varlığı bilinmektedir. Genellikle Orta Asya’nın ortak bir bahçecilik kavramı geliştirdiği düşünülürse; en eski Türk bahçelerinin özelliklerini İran, Çin ve Hint bahçelerinde aramak olasıdır. Ayrıca Hindistan’da Türk İmparatorlarınca yaptırılmış ve hala genel özelliklerini kaybetmemiş bahçeler vardır” (Aslanoğlu Evyapan 1972: 9-11). ... 

...

Türk Bahçelerinin Genel Özellikleri 

Türk bahçeleri; Türk kültürünün binlerce yıllık birikimi, kültürel, coğrafi, felsefi, dini etkileşimlerin ve inançların bir ürünüdür. 

Türk bahçe sanatında genel bir değerlendirme ile işlevsel ve mimari bakımdan birbirlerinden tamamen farklı iki bahçe tipinden söz etmek mümkündür. Birinci tip; dış bahçe ve doğa ile bütünleşen büyük ölçekli bahçeler, mesire yerleri ve benzeri alanlar, ikinci tip ise; iç bahçe ve mimari ile bütünleşen içe dönük ev, konak ve saray bahçeleridir.

Bu kapsamda Türk bahçelerinin genel özellikleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

 • Doğa ile uyumlu bahçeler, doğaya saygı ve en az müdahale bahçeyi biçimlendiren temel anlayıştır. Tasarımda sadelik ön plandadır. 

• Türk kültüründe maneviyat ve ögeye anlam yükleme, Türk bahçesinin ayırıcı bir özelliğidir. 

• Göçebe yaşantısının bir kalıntısı olarak dış mekânda yaşamaya büyük önem verilmiştir. Bu nedenle en küçük konuttan saraylara kadar yapılan yer seçiminde öncelikle arazinin genel konumuna, eğimine ve manzarasına dikkat edilmiştir (Aslanoğlu Evyapan 1972: 9-11). 

• Aksa dayalı planlara genellikle iç bahçelerde rastlanır. Diğer bahçelerde kesin bir aks yoktur ve doğaya yakın düzenleme esastır. 

• Var olan akslar çok sayıda ve yumuşatılmıştır (Aslanoğlu Evyapan 1974: 44-47). 

• Setler ve sofalar arazi düzenleme zorunluluğundan doğmuş biçimlerdir. Bu zorunluluğun olmadığı alanlarda arazi doğal biçimi ile korunmuştur. 

• İç bahçelerin ev ile yakınlıkları en fazla dikkat çeken özelliklerindendir. Bu özellik ev ile bahçenin bir bütün olarak kabul edildiği ve bahçenin sanki açık havada zaman geçirmeye ayrılmış bir ev bölümü sayıldığını göstermektedir.

 ...


19 Temmuz 2013 Cuma

Rumeli Türküleri Üzerine

Geçmişte Türk’e ait, Türk ile ilgili anlamında kullanılmış olan “Türkî” kelimesinden gelişen türkü, hem geleneksel Türk halk edebiyatı hem de müziği için kullanılan bir terimdir. Bir anonim halk şiiri nazım biçimi olan türküler, bu sözlerin genellikle kolay anlaşılabilir ve küçük soluklu ezgilendirilmesi sonucu oluşmaktadır. Türkü bentleri, yapı ve sözleri bakımından iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölüm türkünün asıl sözlerinin bulunduğu, “bent” denilen kısım; ikinci bölüm ise “bağlama” ya da “kavuştak” adı verilen, her bendin sonunda yinelenen nakarattır. Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında kafiyelendirilmektedir. Hece ölçüsünün her kalıbıyla söylenen türkülerde umumiyetle yedili, sekizli ve on birli hece kalıpları kullanılmıştır. Genellikle aşk, bir teşebbüse engel oluş, sıla hasreti, tabiat güzellikleri, sevgiliyi sembolize eden turna, ceylan, âhu gibi kavramların konu olarak seçildiği türküleri; ezgileri, konuları ve yapıları bakımından sınıflandırabilmek mümkündür. Ayrıca bazı tanınmış türkülerin, içindeki en etkili sözlere göre de adlandırıldığı görülür: Ayşem, Zeynebim, Fidayda, Adanalı gibi.1 Bunun yanında, bazı yörelerdeki türküler, belirli öğeleri içermeleri nedeniyle birer tür özelliği göstermektedir. Bu özelliklerine bağlı olarak, seslendirildiğinde bize o yöreyi ya da bölgeyi anımsatırlar: Karadeniz Türküsü, Teke Zortlatması, Konya Türküsü, Rumeli Türküsü gibi. İşte biz bu çalışmamızda çeşitli özellileriyle Rumeli türküleri üzerine bazı incelemelerde bulunacağız.

Halk kültürü ürünleri, bir milletin meydana getirdiği kültürel değerlerin bütünüdür.2 Toplumun ihtiyacına bağlı olarak ortaya çıkan bu ürünler ile toplum bilinci arasında bir bağ vardır. Bir tarihi olayın toplum üzerindeki etkisinin bilinmesi onu temellendirmede önemlidir.³ Halk edebiyatı ürünlerinde, tarihi olayın geçtiği zamana ait yaşayış, düşünüş ve inanışların izleri görülmektedir. Rumeli bölgesindeki Türk halk kültürü ürünlerinin Türklerin ortak duygu ve düşüncelerini dile getirmesi bakımından ve kültürün korunmasında, yaşatılmasında önemli işlevi vardır. Bu halk kültürü ürünlerinden, Rumeli bölgesinde yaşayan Türk halkının estetik modelini, beğenisini, sosyal tarihini, toplumun ahlak anlayışını ve örnek değerlerini öğrenmek mümkündür. Bahsedilen ürünler arasında en fazla öne çıkan, bütün Türk dünyası içinde coğrafya farklılıklarına karşın, duyma, düşünme ve bunları ifade etmedeki belirgin beraberliğin sembolü olan türkülerdir. Nitekim geçmiş zamanlardan bu yana, halk arasında heyecan uyandıran her olaya bir türkü yakılmaktadır. Bestelenen bu türküler türlü yollardan yurdun her köşesine yayılmış ve çeşitli bölgelerde çeşitli biçimlere girmiştir. Türklerin vatanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi hudutlarıyla örtüşmeyen bir genişlik arz etmektedir. Bu mânâda türküler, vatan coğrafyasının sınırlarını çizen medenî unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Rumeli türkülerinin ilk derlemesi Udî Nevres Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Geniş çaplı ikinci derlemeyi ise Tanburacı Osman Pehlivan, Muzaffer Sarısözen ve Kemal Altınkaya yapmıştır.4 Derlenen bu türkülerin kapsadığı coğrafya oldukça geniştir. Bu konuda İstanbul’un Avrupa yakasından başlayarak, Balıkesir, Çanakkale, Ege’nin bir kısmı ve daha da ötede Batı Trakya ve Girit Adası’na kadar uzanan, Bulgaristan, Eski Yugoslavya, Kırım ve Romanya’yı içine alan bir bölgeden söz edilebilmektedir. Bu büyük alan içerisinde türkülerin, küçük şive farklılıkları gösterse de zenginlik ve ahenk bakımından temelde Rumeli türkülerinin genel özelliklerini içerdiği görülür. Örnek verilecek olursa; “Aman bre deryalar” isimli ünlü Rumeli türküsünün, Bulgaristan’da “Aman be deryalar” şeklinde söylendiği bilinmektedir.5 Rumeli türkülerine mûsikî açıdan bakıldığında beste tekniği, makamların seyir ve hareketi açısından Türk sanat mûsikîsine daha yakın olduğu ve az çok şehir havası ve üslubu taşıdığı anlaşılmaktadır. 19. asır İstanbul eğlence hayatında büyük ilgiyle dinlenen ve sevilen Rumeli türküleri, büyük bestekârlarımızı da etkilemiş, başta Dede Efendi olmak üzere ünlü isimler bazı “Rumeli ağzı” eserler bestelemişlerdir. Melodik cümleleri çok renkli ve hareketli olan saz mûsikîsi eserleri de vardır. Her tür mûsikîde olduğu gibi Rumeli türkülerinde de bir otantizm ve icrâ üslubu söz konusudur. Bugün bu özelliklerden uzaklaşılmasına rağmen bazı bölgesel niteliklerini koruduğu söylenilebilmektedir.6 Rumeli türküleri, beş yüz yılı aşkın bir Rumeli yaşantısının özeti niteliğindedir. “Serhad” denilince hep Avrupa ülkeleri ile ilgili sınır boyları akla gelmiştir. Bu sebeple bu türküler “Serhad türküleri” adı altında toplanmıştır ki bugün “kahramanlık türküleri” olarak anılmaktadır. Hepsinin konusu; kahramanlık, savaşlar, düşmandan alınan ya da düşmana kaptırılan ülke ve şehirler ve bu şartlar altında gelişen gönül maceraları ile bütünleşir. Bu türkülerin üslup ve ifadelerinde yiğitliklerle duygusallık yan yana gelmiştir. Tuna Nehri’nin, Rumeli’deki Türk toplumunun ve Türk askerinin hayatında unutulmayan hatıraları vardır. Bu nedenle bu grup Rumeli türküleri, “Tuna türküleri” adı ile anılmaktadır. Bu türkülerde de, elden çıkan kaleler, Tuna boylarına serpilmiş ve sık sık el değiştiren şehirler, buralarda yaşanan mutluluk, pişmanlık, aşk, hasret ve umutsuzluk gibi türlü beşerî duygular işlenmiştir. Ancak bu türlerin bir bölümü İstanbul folkloru içinde eriyerek kimlik değiştirmiştir. Rumeli türkülerinin diğer bölümünü ise sayı bakımından en ağır basan lirik türküler oluşturmaktadır. Bu lirik türkülerin bir kısmı olan ninniler, bebeklik çağındaki çocuklara, beşik sallamaları sırasında veya yataklarda uyutmak için anneleri tarafından söylenilir. Ninniler dışındaki öteki türkülerin konularını ise aşk, gurbet, hapishane, ölüm, taşlama, güldürü, tarih ve diğer konular oluşturmaktadır. Bunların arasında çeşitli düğünler, mahalli toplantılar, duma (kına) geceleri vesilesiyle düğüncü ve halk şairleri tarafından çeşitli merasimlerde ve bazen kahvelerde söylenilen türküler de vardır.7Rumeli lirik türkülerinde yaygın olarak işlenilen ve dikkat çeken diğer bir konu ise özlemdir. Bu, bazen Anadolu bazen de bir başka Balkan ülkesindeki yakınlara karşı duyulan özlemin türkülerle dile gelmesi şeklindedir.

Türküler, eski zamanlardan bu yana, mühim hadiseler üzerine yakılmaktadır. Genç bir adamın vurulması, genç bir gelinin ölmesi veya genç bir kızın kaçırılması ve buna benzer pek çok hadise, halkın ruhunda müşterek bir acı, bir heyecan uyandırmışsa ondan istifadeye kalkan hassas ruhlu insanlar hemen bir türkü yazmışlardır. Bu türkülerde, o türküyü ilham eden hadise ne ise anlatılmıştır. Rumeli türkülerinin konu itibariyle en önemli hususiyetlerinden olan, sade bir aşk sunuşunun olmayışı, beraberinde bahsedilen hadiseyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda Rumeli türkülerinin tipik özelliklerini barındıran, tüm yöre halkını derinden etkileyerek onların ortak duyuş ve düşünüşünü yansıtan ‘Arda Boyları’, ‘Çalın Davulları (Selanik)’, ‘Drama Köprüsü’, ‘Alişimin Kaşları Kâre’ adlı türkülerin hikâyeleri, konuya ilişkin güzel bir örnek teşkil etmektedir.*

Bir toplumun yaşattığı, paylaştığı ve geliştirdiği gelenekler o toplumun kültürünü yansıtmaktadır. Bu anlamda her medenî verim gibi türküler de birer kültür şifresi niteliğindedir. Nitekim türküler bu yönüyle, kişilerin özgeçmişi olduğu gibi toplumların da özgeçmişidir. Halk türkülerinin sözlerinin altında, otantik inceliklerle derin bir biçimde gelişen halk ezgileri ve sözlerin çok ötesinde, içinden çıktığı halkın ve yörenin kültürel geçmişini ve gününü sorgulayıcı önemli dinamikler bulunmaktadır. Özellikle Rumeli türkülerinde, tarihsel olayların bölge halkını fazlaca etkilemesi ve bunun sonucu olarak halkın oluşturduğu kültür ürünlerinin sosyal tarihe kaynaklık etmesi durumu açıkça söz konusudur. Bir kısmı hâlâ, “Rumeli” adı verilen topraklarda yaşayan Türk-İslam nüfusun geriye bıraktığı kültür birikiminin en saf şekilde ifadesi olan türkülerde saklı duran medenî şifreler, birer kaynak olma bakımından en az, vaktiyle kaleme alınmış bir kitap, bir hatırat kadar değer taşımaktadır.


1) Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 8.b.s.,Ankara 2005,s.289-290

2) Ali Abbas Çınar, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Muğla 1996, s.3
3) Osman Turan , Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,1.b.s., İstanbul 1969, s.46


5) http://www.turkuler.com/tgv/rustemavci11.asp “Rumeli Türküleri, Acizliğin Değil Dirilişin Sesidir.”
7) Nimetullah Hafız, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, 1.b.s., Priştine 1985, s.8
Bibliyografya:

ÇINAR, Ali Abbas, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Muğla Üniversitesi Yay., Muğla 1996

DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK Yay., 8.b.s.,Ankara 2005
GÖZAYDIN, Nevzat, “Anonim Halk Şiiri Üzerine”, Türk Dili Dergisi, c.LVII, Ocak- Haziran 1989, s.1-104

GÜLER, Hüseyin Rasim,Bulgaristan Türkleri’nin Rumeli Türküleri,Bay Yay., 1.b.s., Prizren 2004

HAFIZ, Nimetullah, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, Kosova Üniversitesi Yay., 1.b.s., Priştine 1985
ÖZDEMİR, Ahmet Z., Öyküleriyle Ağıtlar II, T.C. Kültür Bakanlığı Yay.,1.b.s., Ankara 2002
ÖZBEK, Mehmet, Folklor ve Türkülerimiz, Ötüken Yay., 1.b.s., İstanbul 1975

TURAN, Osman ,Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,Turan Yay., 1.b.s., İstanbul 1969

ÜSTÜN, Hulusi, Türkü Öyküleri, Pozitif Yay.,1.b.s., İstanbul 2003

7 Aralık 2012 Cuma

Bilim Sanat Vakfı 'Notlar Serisi'

Bilim ve Sanat Vakfı’nda yapılan tartışmalı toplantıların, konferans, söyleşi ve seminer sunumlarının bant çözümleri Notlar serisinde yayınlanmakta. 2012'de 26. sayısı yayınlanan Notlar’ın konu başlıkları sırasıyla şöyle:

1. Seyyid Hüseyin Nasr’da Gelenek, Tasavvuf ve Dinî Çoğulculuk

2. İmparatorluk mu Kozmopolis mi? Medeniyet Yol Ayrımında

3. Kendi Metinleriyle Osmanlı Tarihi

4. Osmanlı Kuruluş Tartışmaları

5. Tanzimat Çağında Osmanlı Hukuku

6. İstanbul Kütüphaneleri Üzerine Söyleşiler

7. Göğe Bakan Adam: 420. Ölüm Yıldönümünde Takiyüddin Rasıd

8. Yücel Çakmaklı ile Milli Sinema Üzerine

9. Babasının Kızı: 70. Ölüm Yıldönümünde Fatma Aliye Hanım

10. Türk Edebiyatının Batılılaşması

11. 15. ve 16. Yüzyıl Divanlarında Edirne, Bursa ve İstanbul

12. Kurtuluşun İki Yüzü: Hakikat ve Siyaset / 350. Ölüm Yıldönümünde Kâtip Çelebi

13. Osmanlı İlmiyesi

14. Osmanlı Siyaset Geleneği / Avrupa’da Doğu Sorunu

15. Osmanlı’da Nüfus ve İskan Politikaları

16. Son Dönem Bizans Tarihleri ve Osmanlı Anlatımları

17. İslamophobia Konuşmaları

18. Çizgi Dışı Bir Çizerle Çizgiler Üzerine

19. İran ve Ortadoğu Konuşmaları

20. Çocuk Edebiyatı Paneli/Çocuğu Anlayan Edebiyat

21. Çocuk ve Sanat Buluşması/Çocuk Dilinde Sanat

22. Etkin Yönetim Söyleşileri

23. Osmanlı Askeri Tarihi

24. Güncel Sanat Notları

25. Yayınevleri ve Yayıncılık Üzerine Sohbetler

26. Çin Konuşmaları

NOTLAR
174Thumb.jpg 

175Thumb.jpg 

5 Kasım 2012 Pazartesi

8 Ekim 2012 Pazartesi

Gönül İnsanı: Neşet Ertaş

nesetabi.jpg

Bayram Bilge Tokel

Ebedi yolculuğuna çıktığı gün yüzünde, vazifesini hakkıyla yapmış insanların gönül huzurunu yansıtan bir tebessüm vardı. O, bu dünyaya gönüllere hizmet için gönderildiğine inanıyordu. Türkülerinde en çok kullandığı sözlerden biri, “atam” dediği Yunus'un da dilinden düşürmediği ve kadim telaffuzuyla sadece Orta Anadolu ağzında yaşayan ‘gônül', en çok sevilen türkülerinden birinin adı “Gönül Dağı” idi. İnsan gönlünün Allah'ın evi olduğuna inanırdı; “Hak'tır canların yapısı / Kimsede yoktur tapısı / Son durak gönül kapısı / Gırdıyısan girme gardaş” diye ünlerdi her fırsatta. Beş-altı yaşlarında babası Muharrem (Ertaş) Usta'nın dizi dibinde başladığı sanatını “gönül hızmatı” olarak nitelendirirdi. Konserlerinde kendisine gösterilen sevgi selinin önünü “gönüllerinizin hızmatçısı, ayaklarınızın turabıyım” sözleriyle kesmeye çalışır, “Büyüksün Baba!..” diye bağıranlara her seferinde “Hâşâ! Büyük Allah” derdi. “Üstâd” sözüne itirazını, kelimenin dilimizdeki söylenişini kullanarak gösterirdi: “Usta Allah'tır”.

Son yolculuğuna uğurlamak için yurdun dört bir yanından koşup gelen farklı görüş, düşünce, mezhep, meşrep ve inanç mensubu Kırşehir'e sığmayan on binlerce insan, ona gönül borçlarını ödemek için gelmişlerdi. Bu ülkenin Başbakan'ından, yaylıma çıkardığı koyunlarını oğluna emanet ederek cenazeye katılmak için yaya geldiğini söyleyen Kamanlı çobana kadar herkes aynı duygularla oradaydı: Ömrünü “gönüller yapmaya” adamış birine karşı gönül borçlarını ödemek… Herkes onu seviyordu, o da herkesi; çünkü kelimenin gerçek anlamıyla o bir ‘insan'dı ve yaratılanı hiçbir ayırım gözetmeden seviyordu. Yunus'un “Yaradan'dan ötürü” diye gerekçelendirdiği bu duyguyu, o kendi diliyle “Allah sevmediğini yaratmaz” şeklinde ifade ederdi. Bu sözünün zihnime çakıldığı bir anekdotu aziz ve muazzez ruhundan istirhamla, ‘insan' olmamıza katkı sağlayacağını ümid ve temenni ederek nakletmek istiyorum; çünkü kendisi bu tür şeylerin fâş edilmesinden rahatsızlık duyardı.

‘Allah sevmediğini yaratmaz'

Bir tarihte (2000'li yılların başı) ırgatlık mevsiminin en yoğun ve sıcak günlerinde benim arabayla Ürgüp'ten konserden dönüyoruz. Yolun kenarına sıralanmış, Güneydoğu'dan ekmek parası için ırgatlık yapmaya gelmiş insanların kaldığı çadırların yanından geçerken, gözleri, otların dikenlerin üzerinde o kavurucu sıcakta yalın ayak gezen bu insanların çocuklarına takıldı. İç geçirerek, “Bayram gardaş, bak bunlar da insan, bunları da Allah yarattı. Allah sevmediğini yaratmaz.” dedi. Yoksulluk ve fukaralık üstüne konuşarak hayli yol aldık. Bir ara birden bana dönüp, “Senden bir ricam var, şuradan dön de o çadırlara bir uğrayalım.” dedi. Niyetini tahmin etmiştim ama yine de sordum, “Çadır başı beş-on kuruş yardımda bulunalım” dedi. Döndük. Yaklaşırken arabayı durdurup arka koltuğa geçti, tanınmamak için başına şapkasını takıp yüzüne doğru indirerek bana, “Senden ricam, çadırları say, oradaki çocukları da çağır, poşetin içindeki konser parasından çadır başı (…) lira say ver…” Allah biliyor ya, söylediği miktarı ben fazla buldum, “Abi orda üç-beş tane değil ki, bir sürü çadır var, sana pek bir şey kalmaz, sen bilirsin ama istersen çadır başı…” Hemen itiraz etti, “Cuvara [sigara] paramla uçak param kalsın yeter, aç kalacak değiliz ya.” dedi. Söylediği miktar konserden aldığımız azımsanmayacak paranın çok büyük bir bölümüne tekabül ediyordu ve biliyordum ki dediği olacaktı. Yine itiraz edeceğini bildiğim halde, kendisine, “Madem öyle, bu yardımı senin yaptığını söyleyelim de, insanların meşhur olmuş sanatçılarla ilgili olumsuz düşünceleri değişsin, böyleleri de varmış demek ki desinler. Bu insanlık adına da bir kazanç olur.” dedim. Ben daha sözümü bitirmeden “O zaman yaptığımız şeyin Hak katında bir değeri kalmaz, kesinlikle söyleme.” dedi. Peki dedim. Çadırların yanına varıp arabadan inerek herkesi çağırdım, koşup gelen çocukların arasında yaşlı olduğu için çalışamayan bir ihtiyarla, yeni yetme bir kız çocuğu da geldi. Önce çadırları, sonra paraları sayarak, “Burada (…) milyon lira para var, çadır başı eşit olarak bölüşeceksiniz.” deyip parayı yaşlı amcanın eline tutuşturdum. Şaşırdılar, inanmadılar, inanamadılar ama bir yandan da ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlar. Derken arabanın arkasında oturan, yüzüne şapkasını indirmiş ‘esrarengiz' adamı merakla inceleyen o yeni yetme kız, birden bire “Aaa, vallaha bu Neşet Ertaş!...” demesin mi? Birden panikleyip ne yapacağımızı şaşırdık. Neşet Abi'nin oturduğu yerden başını kaldırmadan “Ne Neşet'i kızım, o burada ne gezer! Sür Bayram gardaş!” demesiyle gaza basıp hızla uzaklaştık. O insanlar o anda ne bizim kim olduğumuzdan emin olabildiler, ne verdiğimiz paranın sahte olup olmadığından. Paranın gerçek olduğunu çabuk anlamışlardır elbet ama, bizim kim olduğumuzu, o şapkalı ‘esrarengiz adam'ın gerçekten Neşet Ertaş olup olmadığını belki hâlâ konuşuyorlardır…

‘Yoksa sen de bahtı karalı mısın?'

O bu dünyaya garip geldi ve garip gitti. İlk gençlik yıllarından itibaren çalıp okumaya başladığı söz ve müzikleri kendisine ait türkülerinde de “Garip” mahlasını kullandı. Garip, gurbete düşmüş insan demekti ve o, kelimenin bu anlamıyla da hep gurbette yaşadı, gurbeti yaşadı. Hayatının yirmi beş yılını geçirdiği Almanya gurbeti belki onun için en kolay olanıydı. Kırşehir, Yozgat, Çiçekdağı, Yerköy, Keskin ve köylerinde geçen çocukluk yıllarındaki gurbeti hep acıyla anlatırdı. Cebinde iki buçuk lirayla Kırşehir'den çıkıp İstanbul gurbetinin kızgın kazanına düştüğü günlerde, kendisini bu ‘yoksuzluk' kuyusundan çekip çıkaran dönemin plak şirketi sahibi sanatçı Kadri Şençalar'ın Beyoğlu'ndaki gazinosunda okuduğu ilk bozlak da “Garip Bülbül” idi: “Neden garip garip ötersin bülbül/Yoksa sen de bahtı karalı mısın…”

Kendi bahtının karalığından ziyade başkalarının, fakir/fukaranın, özellikle kendisinin “bizim kara suratlılar” dediği Abdal aşiretine mensup insanların bahtlarına yanardı. Bir türküsünde söylediği “Zengin isen ya bey derler ya paşa/Fukara isen ya abdal derler, ya cingan hâşâ!” sözleri, yüreğinde onulmaz dert olan bu duygusunun en somut ifadesidir. Herkesten, hatta kendinden bile gizlediği bir özelliğini, yine ruhundan af dileyerek ifade etmek istiyorum: Konserlerinden, albüm satışlarından kazandığı parayla ev kirasını, çocuklarının okul parasını, hastane giderlerini, elektrik, odun-kömür masraflarını karşıladığı o kadar çok insan vardı ki, sayılarını kendisi de bilmezdi. Nadiren neşeli ve mutlu olduğu günler, bu insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla banka hesap numaralarına “haklarını” yatırdığı günlerdi. “Üzerimden büyük bir yük kalktı, hafifledim.” derdi. Yine böyle bir günde, kendisine, “Abi Allah razı olsun, Allah senin gibi fakir fukarayı düşünen insanlara daha çok versin ama pek böyle olmuyor, kesesinden başka bir şey düşünmeyenlere daha çok veriyor gibi, ne dersin?” dediğimde bana verdiği hikmetli cevabı ömrüm boyunca unutmayacağım: “Bayram gardaş, onlara Allah vermiyor, onlar zorla alıyorlar…”

Sanatı hayatı ile hayatı sanatı ile bu derece özdeşleşen; sazını sözüne, sözünü sazına bu derece yakıştıran ve yaklaştıran bir sanatçıyla karşılaşmak gittikçe daha da zorlaşıyor. Neşet Ertaş bu tür gerçek halk sanatçılarının günümüzdeki en güçlü temsilcisi idi. Onun her türküsünün içimizde bir yerlere dokunması, hayatımızın bir anına denk düşmesi bundandır.

Yaşamadığı, içinde hissetmediği, acısını gönlünde duymadığı hiçbir duygu, düşünce ve olayı ne anlattı, ne yazdı, ne de çalıp çığırdı. Söylediği her türkü, her bozlak, hatta her oyun havası yüreğini yaralayan, içini kanatan, gönlünü yakan sevdaların, acıların, yoksulluk ve çilelerin içten gelen feryadıydı. “Yürekten gelmeyen yırağa gider.” derdi. Neşet Ertaş'ın sazındaki sızı, sesindeki yanıklık, duygularındaki yakıcılık ve sözlerindeki anlam ve derinlik bütün bunların yüreğinden gelmesinden kaynaklanıyordu; çünkü “yürekten gelen yüreğe gider”di... O, en coşkulu, neşeli türkülerini söylerken bile alttan alta derin bir hüznü yaşar ve bize de yaşatır. Bu, hüznün bize en çok yakışanıdır.

Bozkırın Tezenesi Sustu

Behçet Necatigil, bir şairin sanat evrelerini hasret burcu, gurbet burcu ve hikmet burcu olarak üçe ayırır ve olgunluk döneminde yazdıklarını “hikmet burcu”ndan seslenmesi olarak niteler. Neşet Ertaş, ozanlık geleneğinin diğer büyük ustaları gibi her ne kadar hikmet burcundan söylemeye çok erken yaşlarda başlamış ve bu vadide hem nitelik, hem nicelik yönünden çok başarılı eserlere imza atmış ise de, daha yazacağı çok şiir, havalandıracağı ve okuyacağı çok türküsü vardı. Ondan kalanlar, türkü külliyatımızın, halk müziği birikimimizin ve ‘musiki' kültürümüzün en seçkin örnekleri olarak gelecek kuşaklara aktarılacaktır. Bıraktığı miras Türk'ün, türkünün ve Türkçenin yüz akı eserleri olarak ebediyen yaşayacaktır.

Son üç gün hastanede yanında idim. Daha konuşacağımız çok şey olduğunu, iyileşince havalandıracağı türküleri olduğunu ve özellikle insanlara söyleyeceklerinin bitmediğini ifade etti bir ara. Fakat bunun kolay olmayacağının da farkındaydı. Öyle oldu.

Neşet Ertaş'sız türküler, bozlaklar öksüz, bağlama yetim kaldı. Türk müziği büyük bir saz, söz ve ses ustasını, müzik geleneğimiz deha derecesinde bir bestecisini, milletimiz ülkesine sevdalı dürüst bir evladını kaybetti. Ben ise bütün bunlara ilave olarak ‘Neşet Abi'mi kaybettim. Mekânın cennet olsun Abdal Ustam. Sesin gökkubbemizde ebediyen yankılanacak.


25 Eylül 2012 Salı

Gönül Dağında Bir Garip: Neşet Ertaş

                                                         Neşet Ertaş'ı rahmetle anıyoruz.  
Sadık Yalsızuçanlar
.
'Sağ-sol çatışması'nın şiddetli olduğu günler...Neşet Ertaş Saray Sineması'nda konser veriyor. Gençler dönemin gözde "slogan"larıyla örülü şarkılarından isteklerde bulunurlar. Neşet Ertaş biraz sustuktan sonra her zamanki mütevazılığı ile şöyle der: "Ağam, biz böyle parçalar bilmeyiz. Biz gönülle çalar, gönülle söyleriz."

Neşet Ertaş, -eski adıyla- Abdallar köyünün, bugün hâlâ kemaliyle bilinemeyen 'şaman'ı Muharrem Ertaş'tan öğrenir bu (müzikal) edebi. Babası, irfani geleneğin müzikal halkasının son büyük temsilcisidir. Heidegger'in Freiburg'da, bir konsorsiyum sonrası Japon bilgelerle söyleşirken tartıştığı 'gei-do'nun, yani sanatı, insanın kökene ulaşmak üzere girdiği bir yol olarak görüşünün belirtisi. Ertaş, selefi büyük Divan, Halk, Tekke-Tasavvuf şairleri gibi 'gönül dağı'ndan konuşan bir 'Garip'tir. Mahlas olarak seçtiği bu kelime de gösterir ki, 'dünyada garip bir yolcu gibi olmanın' sırrına ermiştir.

Televizyon programında sunucunun sorduğu soruyu, 'sizden sır çıkmaz...' diye başlayarak cevaplayan bu gerçek sanatçı, zanaat ile sanat'ın özdeş ve hakikate ulaşan en büyük yalan olduğunu bilen, böylece, 'dost eline giden seller'e, 'gözyaşını katan' bir derviştir. Ondan, yıllar önce, 'kalpten kalbe bir yol' olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç'un deyişiyle, 'kaderin üstündeki kader'in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş'ın türkülerini daha çok sever oldum.

Bizim geleneğimizde, Saadet çağından itibaren, şiirle, yani 'mülklerin en tehlikelisi' ve 'uğraşların en masumu' olan bir dille konuşmak, bir gösteriş ve oyun değil, bir düşünce derinliğinden, bir algı ve kavrayış zenginliğindendir. Yavuz Selim ile Şah İsmail'in hikayesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu, 'söz ola kese savaşı' diyen bir gelenektir. Neşet Ertaş'la babasının konuşması da geleneğin ilginç bir örneği olarak belirir. Leyla'ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı babası şiddetle karşı çıkar, 'evladım' redifli bir türkü söyler: "Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin/Hakkın vardır evlenmeye evladım/Mevlam sana yapanları kahretsin/Aslı bozuk alma dedim evladım / Dokunsalar nazif tene kir gelir/Bizden önce ceddimize ar gelir/Köle olmak şanımıza zor gelir / Aslı bozuk alma dedim evladım"

Neşet Ertaş, kendisini yaralayan 'aslı bozuk'a, 'ana'yla cevap verir: 'Ulu arıyorsan analar ulu /Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu/Analar insandır biz insanoğlu / Aslı bozuk deme gel şu insana / Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden/Aslı bozuk deme gel şu insana /Soracak olursan eğer ki benden/Aslı bozuk deme gel şu insana / Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil/Senin dediklerin evladan değil/Her hata suç bende Leylâ'dan değil /Aslı bozuk deme gel şu insana" Muharrem Ertaş, oğlunun bu 'ulu ana' göndermesine boyun eğer ve, "Küsmedim Neşedim kahrettim sana/Baban değil miydim sormadın bana/Olan olmuş yavrum ne deyim sana/Sen aklını yitirmişin evladım"

Bu şiirsel konuşma, Neşet'in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla'ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler: "Bilemedim kıymetini kadrini/Hata benim günah benim suç benim/Eliminen içtim derdin zehrini/Hata benim günah benim suç benim/Bir günden bir güne sormadım seni/Körümüş gözlerim görmedim seni/Boşa mecnun eylemişim ben beni/Hata benim günah benim suç benim"

Neşet Ertaş'la babası ve Leyla arasındaki bu hikayenin sonuçta evrildiği yer ise şudur: 'Cahildim dünyanın rengine kandım/Hayale aldandım boşuna yandım/Seni ilelebet benimsin sandım/Ölürüm sevdiğim zehirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin/ Sözüm yok şu benden kırıldığına/Gidip başka dala sarıldığıma/Gönlüm inanmıyor ayrıldığına/ Gözyaşım sen oldun kahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin/Garibim can yıkıp gönül kırmadım/Senden ayrı ben bir mekan kurmadım/Daha bir gönüle ikrar vermedim/Batınım sen oldun zahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin'

Böylesi bir zengin dilden, bugün alabildiğine ötekileştirici, sağlıklı konuşmanın önünü tıkayan kör ve kadük bir 'iletişim dili'ne nasıl saplandığımız bir yana, bu 'melal'i anlamaktan da uzaklaştık. Gönül dağından, zekanın ve onun kullanıldığı kurnazlığın ağına düştük. Adnan Yılmaz'ın 'Abdal Anıları'ndan öğreniyoruz: "Muharrem Usta'nın gençlik dönemidir. Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla... Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır. Ağa bekler ki "Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur. Çıkarlar gelirler yanıma..."
.
Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta'nın sanatına hayrandır. Bunu, beyine söyleyip "Muharrem'e haber sal gelsin" dediyse de ağa "Benim haber salmama ne hacet!" deyip geçer. Ağanın beklediği olmaz. Muharrem Usta ağaya varıp da "Düğünün varmış ağam, biz gelelim" demez. Ağa buna sinirlenir. Tez elden haber gönderir adamlarına: "Düğünüme Hacıbektaş'tan sanatçı getirin!" Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta'ya düğün davetiyesini ulaştırır. Hacıbektaş'tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar. Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta'dadır. Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta "Okuntu"ya uyarak düğüne gelir. Gelince ne görsün? Hacıbektaşlı sanatçılar Muharrem Usta'nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar. Üstelik biri de "İstek parçan var mı?" diyecek kadar ileri gider. Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta'ya bahşeylemelerini beklemektedir. "İstek parçan var mı?" sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez: "Benden, yani Muharrem Ertaş'tan, oğlu Neşet Ertaş'tan, kaynı Çekiç Ali'den, yeğenim Hacı Taşan'dan söylemeyin de ne söylerseniz söyleyin!" Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır. Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta'ya kızarak "Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?" der. Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi? "Bey bey, işte onu bir bilseydin!" Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu: "Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin biz de senden emeğimizi esirgemezdik!"

.
.Neşet Ertaş'tan Türküler
.
Kardeş Türküler - Neşet Ertaş,
"Yanıyorum"

21 Mayıs 2012 Pazartesi

“Türkiye’de evlerin %95’inde kütüphane yoktur”

Yavuz Bülent Bâkiler ile Söyleşi
Murat Kır – Sanatalemi.net

Aslen Azerbaycan göçmeni bir ailenin çocuğu olan Yavuz Bülent Bâkiler, Sivas doğumludur. Gazetecilik, yöneticilik ve avukatlık da yaptı.

İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bir ara Ankara Televizyonu ve Ankara Radyosu’nda çalıştı. Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcısı olarak görevlendirildi. Hisar dergisi şairleri arasında yer aldı. Halen Türkiye gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Yavuz Bülent Bakiler’le 5 Mart günü bir röportaj yaptım. Yavuz Hocam bana “Benimle ilk röportajı sen yapıyorsun” dedi. Bu sayede onunla ilk röportajı yapan biri olarak ne kadar sevinçli olduğumu anlatamam. 45 dakikalık söyleşide hocamın engin bilgileriyle ben sordum, o cevapladı.

Murat Kır: Tam olarak yazmaya ne zaman başladınız?

Yavuz Bülent Bakiler: 1947 yılında, 5.sınıfta yazmaya başladım. Okulumda Bulgular gazetesinde Sivas üzere şiir yazdım. Yazmış olduğum şiir beğenildi ve gazeteye konuldu. 1947 yılında derme çatma, sapma sapan şiirler yazarak şiir dünyasına girmiş oldum.

Esas şiirlerim, 1953 yılında İstanbul dergilerinde yayınlanmaya başladı. Daha sonra 1966-67 yılında Ankara’nın devlet televizyonunda vazifeliyken Yugovlasya’nın Struga şehrinde şiir yarışmasına devletimizin almış olduğu bir kararla katıldım. Yugovlasya’dan döndükten sonra arkadaşlar yazmamı istediler; ben ise yazmaktan ziyade okumayı seviyordum. Bende arkadaşlarımın isteği üzerine Yugovlasya’nın Hatıraları Üsküp’ten Kosava’yı yazdım. Üsküp’ten Kosava’yı yazdıktan sonra edebiyat dünyasında beğenildi ve YÖK bütün üniversitelerde okunmasını istedi. Bundan sonra şiirden nesire bir geçiş oldu. Bugüne kadar yayınlanmış 20 kitabım var. Bunlardan 4’ü şiir, diğerleri nesir kitabıdır.

Kır: Bir ara STV’de “Sözün Doğrusu” programını yaptınız. Sizce bu kültür programı amacına ulaştı mı? Halkımızda bir etki uyandırdı mı?

Bakiler: Çok tesirli olduğunu gördüm. Azerbaycan’da iki üniversite “fahri doktorluk” unvanı verdi. Bu programın Türkiye’de yeterli miktarda tesirli olduğunu söyleyemem. Türkiye’de dil tahribatı konusunda yanlış gelişmeler var. Ama diyebilirim ki kitap kendi çerçevesinde faydalı olmuştur.

Kır: Ben sizin Sözün Doğrusu ve Harman kitabınızı okudum ve güzel konulara değinmişsiniz. Kitaplarınızı okuduktan sonra Türkçe’yi konuşurken dikkat etmeye başladım. Özellikle kitabınızda “sel” ve “sal” ekleriyle ilgili bir arkadaşımla tartıştım. Arkadaşım ise onun Fransızca’dan ekler olsa bile sonuçta dilimize devamlı kullanıldığı ve benim de bunları kullanmamı istedi. Sizce bu konuda ne yapmamı önersiniz?

Bakiler: Doğrusunu yapmalısınız. Bizim Profesör Ziyarettin Fahri Fındıkoğlu var. O diyor ki “Türkçe’yi ‘sal’a bindirdiler, ‘sel’e verdiler.”

Ben özellikle “sel” ve “sal” eklerinden tiksiniyorum, nefret duyuyorum. İsimden sıfat yapma ekleri varken Latinceden bir takım ekleri kullanmak yanlıştır. Bana göre arkadaşın Türkçe’nin güzelliklerini görmüyor. Bazı öğrencilerimiz, bazı tabipler bu “sel” ve “sal” ekleriyle konuştuklarını sanıyorlar. Mesela “tarih” kelimesi. Arapça’dan “tarihi” demek varken, Latince’den gelen eklerle “tarihsel” diyorlar, altı Arapça üstü Latince. Cumhuriyet’in ilanından sonra bize tanınan en büyük hürriyet, Türkçe’yi tahrip hürriyetidir. Bunun karşısına geçmiyoruz. Kimse Türkçe’nin bozulmasına karşı çıkmıyor.

İngiltere’ye gittim ve kaptan vardı. Ben ona mahsustan kaptana “Sizin dilinize Fransızca’dan ve Latince’den geçen kelimeler var, neden öz İngilizce’yle konuşmuyorsunuz?” diye sordum. O da bana “Ne demek öz İngilizce? Bizde İngilizce vardır. Dilimize gelen kelimeler var, onu dilimizden ayıramayız.” dedi. Bu doğru bir tespit. Sonra bana döndü ve saatine baktı “Şu an kızım evde tutmuş olduğum hocayla Shakspeare’i öğreniyor.” dedi. Shakspeare’in 350 yıl önce yazmış olduğu eserleri okuyor. Bizde bırakın 350 yılı, Cumhuriyet dönemi eserlerini okutamıyoruz. Dildeki tahribat yüzünden.

Kır: Sözün Doğrusu kitabında kişi başına basılan kitap sayısını vermişsiniz. Buna göre ülkemizde basılan kitap sayısı olarak çok az ama ben bununla ilgili bir araştırma yaptım. Türkiye’de korsan kitap basımında dünyada ilk sıralarda. Eğer korsan kitaplarda istatistiğe yansımış olsa, yine de bu durum aynı olur mu?

Bakiler: Çok az fark ederdi. İstediği kadar korsanı basılsın. ABD bir yılda basılan bin kişiye 4700, Almanya’da bin kişiye 2700, Fransa’da 1000 kişiye 1700, Japonya’da bin kişiye basılan kitap sayısı 1000 kitap, Türkiye’de ise bin kişiye basılan kitap sayısı 7 kitap. Bu bizim yüzümü güldürecek bir sonuç değil, korsan kitapları da dahil edelim, 25, hatta 50 olsun, bu bizim milletimiz için iyi bir netice değildir. Türkiye’de, dünyada en okumayan milletiz. Bizim altımızda Arap devletleri, onların altında Afrika geliyor.

Türkiye’de evlerin %95’inde kütüphane yoktur. Çocukların beyinlerdeki deha merkezlerini çalıştırmamasına neden oluyor. Herkesin beyninde deha merkezi var, yaratılışımızdan beri. Avrupalı ilim adamlarına göre bu deha merkezini çalıştırmak için kelime dağarcığımızın gelişmiş olması lazım, bu da çok kitap okuyarak tamamlanabilir.

Ben hukuk fakültesinde okurken topluluk önünde beş dakika konuşamıyordum. Bunun sebebi kitap okumamdan kaynaklanıyordu. Namık Kemal’in “Bir insanın zekâsı bildiği kelimelerle orantılıdır. Bir insan ne kadar çok kelime bilirse dünyası o kadar geniş olur, ne kadar az bilirse sıkıntı çeker.”

Ben okudum ve onun çok faydasını gördüm. Kelime dağarcığım gelişti.

Kır: Hep merak etmişimdir. Gerçekten “şey” kelimesi nedir? Onu hayatın her yerinde kullanıyoruz. Geçen sene diksiyon kursunda hocamız “şey” kelimesinin Türkçemizde olmadığını ve ne kadar çok “şey” kelimesi kullanırsak kelime dağarcığımızın az olduğunu gösterir.- dedi. Buna katılıyor musunuz?

Bakiler: Tabi katılıyorum. “şey” kelimesi Arapçadır. Bilmediğiniz, hatırlamadığınız kelime yerine onu kullanıyorsunuz. Nasıl yüzme bilmediğiz zaman can simidine sarılıyorsanız, yeterli miktarda kelime dünyasına sahip olmadığınız taktirde –şey- kelimesini kullanıyoruz.

Atatürk, 1932-34 yılında “şey” kelimesini yasaklamıştır. Sonra dil tam bir çıkmaza girince bundan vazgeçti.

Kır: Maalesef her gün görüyorum. Yabancı isimli işyerleri, sonra televizyon dizilerinde, programlarında dikkatsiz bir şekilde Türkçe kullanılıyor. Devletin televizyonu TRT bile artık eskisi gibi Türkçe’ye sahip çıkmıyor. Artık Türkçe kendi kaderine mi bırakıldı?

Bakiler: Bırakılmamalı. Bu yabancı isimli işyerleri olması Türkiye’de büyük bir kötülüğün ortada olduğudur. Dil bakımından çok büyük sakınca meydana getirmektedir. Bunu ortadan kaldırmak dünyanın en kolay işidir. Ben başbakan yardimcisi Bülent Arınç’la bu konuyu konuştum. Bununla ilgili bir yasa çıkarsanız, mesele kökünden çözersiniz. Nasıl ki kapalı alanlarda sigara içmek yasaksa, buna benzer yabancı kelime iş yerleri için aynısı yapışmalıdır.

Kır: Dil sürekli yaşayan bir canlı gibi. Sürekli gelişir, olgunlaşır ve belli bir süre sonra dildeki kelimeler, yerine başka kelimelere bırakır. Sizce dilin sürekli gelişmesi ne ölçüde olması lazım, sürekli yabancı kelimelerin girmesine müsaide mi etmeliyiz?

Bakiler: Elbette etmemeliyiz. Dile zamanla bir takım kelimeler girer, dilde zamanla bir takım kelimeler çıkar. Dil, kendisini kabul ettirir. Arapça ve Farsça kelimelerin, bir takım kimseler şiddetle ayıklanmasını istiyorlar. İslamiyet’e inanmıyorlar, inanmamalarını tabi karşılarım ama bu dildeki kelimeleri tasfiye etmeye çalışıyorlar. Yunanca da kelimeler var, dilimize giren – kapı, anahtar, kilit, iskelet, kundura, dünya, temel- kelimeler Yunanca. Bunlar Yunanca’dan geldiği için dilimizden atamayız. Bu öfke Arapça ve Farsça kelimelere karşı, bu da dine inanmamaktan kaynaklanıyor. Mesela “mektep” kelimesi, onun yerine İngilizce’den “school” ve Fransızca’dan “ekol” kelimesinden okul kelimesini koydular. Arapçayı kaldırıyorlar, yerine Fransızcayı koyuyorsunuz. İngilizler 400 yıl önceki kelimeleri okuyorlar, ama bizim çocuklar 50 yıl önceki kelimeleri okuyamıyorlar.

Kır: Atatürk dil devrimi ile Latin alfabeleri getirdi. Sizce 600 yıl konuştukları dillerden ayrılıp, Latin alfabesiyle konuşmaya başladı. Sizce bu halkımız için ne gibi sonuçlar doğurdu? İleriye dönük mü, geriye dönük mü?

Bakiler: Bu çok mühim bir soru. Bu sorunun cevabını dinlemeye tahammül edecek kişi sayısı çok azdır. Dilde devrim olmaz, harfte devrim olur. Bir şiir kitabı yerine, bir tarih kitabı koyduğun zaman bu devrimdir. Bir şiir kitabı yerine, başka bir şiir kitabı koyduğun zaman bu bir gelişmedir. Harfte değişiklik olur, devrim olmaz. Dil devrimi sözünü şiddetle itiraz ediyorum.

Bizim Soyvetler’de aşağı yukarı 100milyon vatandaşımız var. Rusya, oradaki Türklerle, Anadolu Türkleri arasındaki bağı koparmak için ciddi bir çalışma politika yürütmeye başladı. Rusya bunun için Latin alfabesini alalım ve onu kullanalım, dedi. Rusya’da Ermeniler, Yahudiler var, bunların alfabelerine dokunmadılar. Sadece bizim soydaşlarımızın alfabelerine dokundular ve 1926 yılında Latin alfabelerini getirdiler. Koptu mu aramızda kültür bağı. Bunun üzerine Atatürk 1928 yılında tekrar kültür bağını sağlamak amacıyla Latin alfabesine geçti. Bu sefer Rusya soydaşlarımıza Kiril alfabesini uzattılar. Dünya da her milletin tek bir alfabesi vardır, dünyada 29 alfabeyle yazıp okuyan biziz. 1928 yılında yapılan harf inkılâbına bişi demiyorum. Okullarımızda bize eski harfleri öğretmeleri lazımdı, ben babamın eski yazılarını okuyamıyorum.

Kır: Son olarak size bir soru sorayım. Hiç unutamadığınız bir anınız var mı? Varsa bunu bizimle paylaşabilir misiniz?

Bakiler: Binlerce hatıram var. Bunlardan en önemlisi 2000 yılında tam olarak tarihi hatırlamıyorum. Şile Belediyesi beni davet etti. Belediyenin hazırlamış olduğu kürsüye çıktım. Türkçeyle ilgili tespitlerimi söylemeye başladım. Dinleyenler arasında deprem profesörü Ahmet Ercan vardı. En öne oturmuştu, hanımıyla beraber. Beni dinliyor ama öfkeyle. Ben ara Türkçe karşılıkları olmasına rağmen Arapça ve farsça kelimelerle bozulduğunu ve öztürkçeyle çıkmaza sokulduğunu anlattım. Ben konuşma sırasında bir takım Arapça ve farsça kelimeler kullandım. Bunlar “Tarik-i âm üzerinde, nasın müsellâh olarak tecemmuu memnudur” ve “Mütesaviyen mudalla bir müsellesin re’sinden kaidesine indirilen hatt-ı müstakim, kaideyi iki müsavi parçaya taksim eyler”. (Önceki bir hukuk kaidesidir. Sonraki ise bir geometri tarifi.) Dedikten sonra bunun üzerine Profesör Ahmet Ercan ayağa kalktı ve bana “Burası laik Türkiye, Atatürk Türkiyesi’nde siz bu ayetleri söyleyemezsiniz” dedikten sonra salondan hanımı zorla dışarıya çıkardı. Profesör, şile Cumhuriyet Halk Partisi’ne gitmiş. “Siz burada oturuyorsunuz, laikliği ihlal ediyorlar, bu nasıl geriliktir, bu nasıl yobazlıktır.” demiş. Ben bunları savcıdan öğrendim. Sonra Cumhuriyet gazetesinde Şile’de laikliği ihlal edilmiştir, büyük ifayla karşı karşıya kalınmıştır.- diye bir haber çıkmış. Sonra beş on gün sonra bir polis gelip, “Şile Cumhuriyet Başsavcılığı’ının daveti vardır ve sizi istiyor” dedi. Sonra belediye bana sizin kullanmış olduğunuz kelimelerin, Ayet-i kerime olmadığını söyledi. Şile Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verdi.

Sohbet için çok teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın…


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page


 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı