kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2014 Çarşamba

Fatih Harbiye Romanı'na Edebiyat Sosyolojisi Açısından Bakış

İbrahim Tosun, Tunceli Üniversitesi
Ali Koç, Yüzüncü Yıl Üniversitesi 


Özet
Fatih Harbiye romanı XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında,
Türk toplum hayatında meydana gelen değişmeler ve bu değişmelerin
bireyler üzerindeki etkileri üzerine kurulmuştur. Aynı zamanda, tam bir şark kültürüyle büyümüşlerin garba yönelişleriyle yaşadıkları sosyal ve psikolojik iç çatışmalar da romanda ele alınmaktadır. Doğu-Batı ekseninde keskinleşen kültürel çatışma, romanda mekân, kişi ve eşyalar üzerinden yoğun bir şekilde yansıtılarak toplumsal hayatın yönlendiricisi olmuş ve bireysel bunalımların temeline oturtulmuştur. Bu nedenle, edebiyat sosyolojisi açısından incelenmeye değer olan bu eserde, dönemin pek çok sosyal ve bireysel probleminin temelindeki nedenler, karakter, mekân ve eşyalar üzerinden yorumlanarak yakalanabilmektedir. Bu yazı, Fatih Harbiye romanındaki tersinden oryantalist bakışı sosyolojik bir yaklaşımla tipler, mekânlar ve
kullandıkları eşyalar bağlamında değerlendirmektedir.


Giriş
Peyami Safa’nın olgunluk döneminde yazdığı ve en önemli
eserlerinden biri olan 1932 yılında basılan Fatih Harbiye romanı edebiyat
sosyolojisi bağlamında incelenmeye en uygun metinlerdendir. Bu yazı,
Peyami Safa’nın Fatih Harbiye romanını edebiyat sosyolojisi açısından ele
almaktadır. Bunun için de önce Peyami Safa’yı ve onun Fatih Harbiye adlı
eserini kısaca tanıtmak, edebiyat ile sosyoloji arasındaki ilişkiyi ve edebiyat
sosyolojisi kavramını biraz irdelemek, bir edebi eserin neden edebiyat
sosyolojisi açısından incelenmesi gerektiğine değinmek gerekmektedir.

Şair İsmail Safa'nın oğlu olan Peyami Safa, daha iki yaşındayken
babasını kaybetmiş; uzun süren bir hastalık dönemi geçirdiği için
ilkokuldan sonra düzenli bir eğitim görmemiş ve bütün yaşamı boyunca
sürekli kendi kendisini yetiştirmeye çabalamıştır. On üç yaşında çalışmaya
başlamış; on dokuz yaşında gazetecilik mesleğine atılmış; sayısız makale ve
fıkra yayınlamıştır. Para kazanmak kaygısıyla yazdığı romanlarda "Server
Bedi" imzasını kullanırken gerçek adıyla yazdığı romanlarında çok yönlü
kişiliğini yansıtmayı başarmıştır. Kendisini iyi yetiştirmiş olan yazar, geniş
kültürü ve güçlü sezgilerini ağırlıklı bir şekilde duygu ve düşünce
planındaki araştırmalarında dile getirmiştir. Bu tür yazılarında, Türkiye'nin
geçirdiği kültür ve medeniyet değişiminin toplum hayatına etkilerini, bu
değişimin psikolojik ve sosyal sonuçlarını, doğurduğu buhranları,
toplumsal çatışma ve uzlaşmaları ele almış, tahlilci ve tenkitçi bir bakış
açısı kullanmıştır.

...

Fatih Harbiye Romanı
Bu roman Peyami Safa'yı kendi sanat dünyasının zirvesine yükselten
eserlerden biridir. Peyami Safa'nın olgunluk çağında yazdığı bu eser Tük -
İslam çizgisinin Osmanlı sahasında meydana getirdiği medeniyetten
uzaklaşıp Batıya yönelişin toplum ve aile üzerindeki tesirlerini
işlemektedir. Batılılaşma hareketinin önceleri semtlerde çok hızlı
yerleştiğini, fakat bazı semtlerin kendi geleneklerini daha fazla muhafaza
ettiğini ve İstanbul'un bir yamalı bohça manzarasına büründüğünü
anlatmaktadır. Batılılaşma cereyanının büyük bir gayretle eski medeniyete
bağlı olan İstanbul semtlerini hırpaladığını ortaya koyan Roman,
medeniyetler arasındaki çatışmanın ailelere kadar girerek babayı aynı
dünyada bırakıp çocuğunu Batıya doğru çektiğini göstermektedir.

...

Edebiyat-Sosyoloji İlişkisi ve Edebiyat Sosyolojisi 
Edebiyat ve sosyolojinin ortak kaynakları toplum ve toplumsal
kurallardır; çünkü, edebiyatın ve sosyolojinin temelinde insan yatar; bu
nedenle, her ikisi karşılıklı etkileşim içindedirler. İkisinin de tanımı
yapılacak olursa sosyoloji, grup halindeki insanların etkileşimlerinin
incelenmesidir; edebiyat ise bu etkileşimin hayali betimlemesinden başka
bir şey değildir. Alver Köksal, “Edebiyat toplumdaki muhtemel insan eyleminin
hayal gücüyle bilinçli bir şekilde araştırılmasıdır” derken aslında edebiyat ve
sosyoloji arasındaki ilişkiyi de çok net ortaya koymaktadır.

...

Makalenin tamamı için tıklayınız.

7 Şubat 2014 Cuma

Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler

uitm
Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler
Yazar Nicholas J. Spykman | Barry Buzan | Kenneth N. Waltz Derleyen Esra Diri
Uluslararası İlişkiler çok dinamik ve konu açısından çok kapsamlı bir disiplindir. Toplum bilimler arasında en zengin tartışmaların yapıldığı disiplin denebilir. Bu nedenle Uİ ile ilgili temel konuların ve kilit düşünürlerin eserlerinin okuyucuya derli toplu bir şekilde sunulması çok önemlidir. Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi bu yönde çok önemli bir projeye imzasını atmıştır. Proje Türk okuyucusuna Uluslararası İlişkiler disiplininin temel tartışmalarını belli bir sistematik içinde sunmayı hedeflemektedir. Projenin bu ilk bölümü temel bazı kaynaklardan başlamış ve Uİ teorisindeki kilit bazı düşünürlerin çalışmalarına yer vermiştir. 
Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi Derneği’ni bu çalışmaları Türkokuyucusuna sunması nedeniyle kutlar ve projenin genişleyerek büyümesini temenni ederim.
Doç.Dr.Faruk Yalvaç 
Orta Doğu Teknik Üniversitesi 
Uluslararası İlişkiler Bölümü
Elinizdeki çalışma, Uluslararası İlişkiler alanının temel makalelerini Türkçe'ye kazandırmak yönünde atılmış çok önemli bir adım. Alanımızda bilim dili geliştikçe hem başka çeviriler, hem de özgün çalışmalar (salt kuramsal ve örnek olay inceleyen kuramsal) birbiri arkasından gelecektir. Katkıda bulunanları tebrik ediyorum.
Doç.Dr. Pınar Bilgin
Bilkent Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü
SUNUŞ
Uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset alanının kavramsal çerçeve ile ilgili literatürünün çok büyük bir bölümünün bazı önde gelen Batı dilleri ve özellikle de İngilizce çerçevesinde üretildiği kolaylıkla söylenebilir. Bu durum sadece Türkiye açısından değil dünyadaki benzer birçok ülke için geçerlidir. Zaten, günümüzün küreselleşen dünyasında, başta internet olmak üzere çeşitli iletişim araçlarında ortaya çıkan yaygınlaşma durumuna paralel olarak, akademik zeminde de İngilizce dilinin rakipsizliği ortadadır.
Uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset alanına ilişkin kavramsal çerçeve kapsamındaki teori ya da yaklaşımlara yönelik bilgi üretiminin esas olarak İngilizce dilinde gerçekleşiyor olması, bu konular ile ilgilenenlerin bu dili kullanmalarının gereğini ortaya koymaktadır. Yine de bu durum, İngilizce konuşulan toplumlar dışındakilerin, küresel nitelikli bilimsel dil olarak İngilizce kullanmalarının yanında kendi bilimsel dillerini geliştirme çabalarının anlamsız olduğunu göstermez. Özellikle uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset gibi Türkçe ifade biçimlerinin oldukça eksik, gelişmemiş olduğu sosyal bilim dallarında bu türden çabalar, sadece basit bir ülke dili önceliği açısından önem taşımaz. Aynı zamanda İngilizceyi anadil ölçüsünde kullanma imkanı olmayan büyük bir çoğunluğun konuya daha iyi nüfuz edebilmesine, konunun özünü daha iyi kavrayabilmesine de yardımcı olur.
İşte, bu alana ilişkin öncelikle kavramsal nitelikteki çalışmaların Türkçe literatüre kazandırılması uğraşına gönül vermiş bir uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset meraklısı olan Esra Diri’nin elinizdeki derlemesi bu açıdan önemlidir. Kendisinin çalışmanın editörü olarak, alana ilişkin yaklaşımlar, teorik tartışmalar konusunda eski ve yeni literatür, ana-akım ve eleştirel yaklaşımlar arasında makul bir denge gözettiği görülmektedir. Ayrıca bu önemli çalışmaların yayın haklarını elde etmenin editoryal bir yükümlülük olarak maddi/manevi ciddi bir maliyete işaret ettiği hatırlanmalıdır. Yine editörün yayına hazırlama sorumluluğu açısından büyük önem taşıyan, metinlerin sağlıklı çevirilerinin sağlanması için önemli olan meslekten, uygun elemanlardan yardım alınması, ayrıca tüm metinlerin redaksiyonunun yapılması konusunda da dikkate değer bir hassasiyet gösterildiği anlaşılmaktadır. Bütün bu çabalar sonucunda, uzak ve yakın geçmişte yayınlanan uluslararası öneme sahip birçok değerli yazıyı Türkçe uluslararası ilişkiler / uluslararası siyaset literatürüne kazandırmakta olan bu derleme için başta editör olarak Esra Diri olmak üzere tüm emeği geçenleri kutlar başarılar dilerim.
Prof.Dr.Faruk Sönmezoğlu
ÖNSÖZ
Bu kitap, uluslararası ilişkiler disiplininin gelişmesine katkı sağlamış, can alıcı analizlerin ve yorumların yer aldığı seçme makalelerden oluşmaktadır.Bir uluslararası ilişkiler bölümü öğrencisinin, disiplini hakkıyla anlayabilmek için belirli seviyede ingilizce bilgisine sahip olması gerekmektedir. Ancak ülkemizde öğrencilerimiz eşit düzeyde yabancı dil bilgisini geliştirebilecek imkanlara sahip değillerdir.Bu sebeple uluslararası ilişkiler literatürünün içinde önemli yer tutan makalelerden bir derlemenin Türkçe literature kazandırılmasının hem Türkçe’nin bilim dili olarak gelişmesine katkı sağlayacağını hem de bu alanla ilgilenen öğrencilerin daha adil bir şekilde kaynaklara erişim imkanına sahip olabileceği kanısındayım.
Çalışmanın gerek araştırma, gerekse yazım safhalarında desteklerini ve yardımlarını esirgemeyen hocalarıma ve dostlarıma minnet borçluyum. Bir araya geldiğimiz her zaman bana anlattığı anılarıyla keyifli zaman geçirdiğim, yok bu iş olmayacak galiba diyerek paniklediğim her an aradığım Prof. Dr. Yaşar Gürbüz’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Manevi desteğini her zaman yanımda hissettiğim, teşvik edici yorumlarından dolayı Prof. Dr. Ercüment Tezcan’na ayrıca minnettarım. Araştırmam sırasında bilgilerinden faydalandığım ve kaynak paylaşımı konusunda cömertliklerinden dolayı Andrew Linklater ve Robert Jervis’e teşekkür ederim. Uluslararası ilişkiler çalışmalarında öğrenciler için kaynak kitapların yazarı olan Prof.Dr. Faruk Sönmezoğlu’na desteklerinden dolayı teşekkür ederim.
Bir öğrenci projesi olan bu çalışma içerisinde, elimden geldiği kadar önemli ayrıntıları göz ardı etmemeye çalıştım.Buna rağmen atladıklarım olduğuna eminim.Öncelikle hocalarımdan fark ettikleri eksiklikler için aflarına sığınırım. Kitapla ilgili geri bildirimleriniz yeni çalışmalarda yol gösterici olacaktır.Çünkü kitaplar insanoğlundan farklılar. İnsanın ömrü belirli, oysa ki bazı kitapların hiç yaşı yok. Bu anlamda çalışmanın devam edecek olan serileri için düşünce ve yorumlarınızı merak edeceğim.
Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler
Yazar Nicholas J. Spykman | Barry Buzan | Kenneth N. Waltz Derleyen Esra Diri

31 Aralık 2013 Salı

Mesnevi’den Pedagojik Telkinler

RÖPORTAJ: FAHRİ SARRAFOĞLU
Lise yıllarından itibaren sekiz kez okuduğu Mesnevi’nin iyi bir pedagoji kitabı olduğunu fark eden Yıldız Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Süleyman Doğan, tespitlerini kitaplaştırdı. Doğan, Mesnevi’deki hikâyeleri derlediği “Mesnevi’den Pedagojik Telkinler” kitabını öğrencilerinin ısrarı üzerine kaleme aldı.
Doğan’a yeni kitabı ile ilgili şu soruları sorduk:
Neden Mevlana’dan örnekler diye soruma başlamak istiyorum, Mevlana’yı seçmenizin önemli bir sebebi var mı?
Bir kere Mevlana içimizden biridir. İnsan önce kendini yani kendi dünyasına şekil veren şahsiyetleri bilmesi icap eder. Benim Aksaraylı olmam itibariyle de toprağımdan olan biri. Yani özel bir yakınlığımda var. Hiç şüphesiz Hz. Mevlânâ, dünyada farklı din ve kültür mensupları tarafından da tanınan ve kabul gören önemli bir ilim insanı. Eseri Mesnevi-i Şerif bugüne kadar birçok dile çevrilip, dünyanın çeşitli yerlerine ulaştı. Bu kıymetli kitap okuyucusunu kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkarır ve herkes onda farklı manalar bulur.
Peki, size göre Hz. Mevlana kimdir?
Hz. Mevlânâ’nın hoca yönü var. Birçok eğitimcinin de ondan alacağı pek çok ders var. Hz. Mevlânâ, Mesnevi’de özellikle insan yetiştiren öğretmenler için formüller vermiş. Mesela ok ve yay münasebeti. Hz. Mevlânâ öğrenciyi oka, hocasını ise yaya benzetiyor. Ok ve yay düzgün olmazsa hedefine varamaz, o yüzden hepsi düzgün olmalı diyor. Keza bal ve süt örneği de aynı şekilde. Öğrenciyi bala, hocayı da süte benzetip sütün içine karışan balın nasıl eridiğini anlatıyor. Dolayısıyla Mesnevi ve Divan-ı Kebir eserlerine pedagoji kitabı, Hz. Mevlânâ’ya ise pedagog denebilir.
Kitabınızdan anladığımıza göre Mevlana aslındı insanların önce kul ve insan olmasını öğütlüyor bunu biraz açabilir miyiz?
Mevlana gibi bir hazineyi istedim ki eğitim açısından da kendisinden öğrenmeğimiz pek çok şey var. Bunların başında kişinin önce kul ve insan olmasını öğütler. Mevlana’nın eserleri her seviyeden çocuklara okullarda hikayeleri açıklamalı olarak okutulabilir. Bizim ruh kökümüzü iyi tahlil eden ve problemlere karşı örneklerle hikaye edip çözüm öneren bir büyük âlim ve aşk adamıdır. Onun fikirlerinin sekiz asırdan beri taze, duru ve ilgi gösteriliyor olması onun yolunun ve membaının Hak’tan ve Hz. Peygamberimizden aldığı istikametin sonucu olduğunu bize gösterir.
Hikâyeleri seçerken neye dikkat ettiniz?
Bu kitap, uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. Mesnevi’den hikâyeler seçerken, bir hayli zorlandığımı söylemek zorundayım. Zira hikâyeler, bazen bir yerden başlıyor ve hikâye içine hikâye giriyor. İç içe giren bazı hikâyeleri çıkartarak kısalttım. Çünkü 21. asırda ve internet çağında okumayla arası açılan günümüz insanları, uzayıp giden hikâyelerden bıkmakta ve hikâye okumaya fazla zaman ayıramamaktadır.
Kitapta hikâyeleri italik olarak cilt ve beyit numaralarıyla birlikte sonda verdim. Hikâyelere yorum, görüş, fikir ve telkinleri bu hikâye çerçevesinde yapmaya çalıştım. Mevlana yaşadığı dönemin iyi bir eğitimcisidir. Medresede, camide, sohbet meclislerinde hem öğretim faaliyetlerinde bulunmuş hem de manevî eğiticilik vazifesini yürütmüştür. Bütün yaşamı eğitim ve eğitsel etkinliklerle geçen Mevlana, bütün eserlerini de bu amaçla yani insanların eğitimine duyduğu ihtiyaç sebebiyle yazmış veya yazdırmıştır. Mesnevi’nin yazılış aşamasında da bu amaç açıkça görülmektedir. Özellikle öğretmen ve öğrencilerin istifade etmesi için yazılmıştır.
Bu yönüyle de Mesnevi didaktik bir eserdir. Bu kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, “Mesnevi ve Pedagoji” başlığı altında Mesnevi’deki hikâyelerin eğitim metodu açısından tahlili ve Mevlana’nın eğitim yöntemi örneklerle açıklanmıştır. “Mesnevi Telkin” başlığını taşıyan ikinci bölümde ise, önce hikâyeye yer verilmiş, ardından da hikâyeye dair özgün düşünce, yorum ve fikirler ortaya konulmuştur.
Mevlana’nın mesnevisindeki ana amaç kişinin kendini bulması, kendisini tanıması diyebilir miyiz?
Hz.Mevlana insanın en uzun yolcuğunun şahsın iç yolculuğu olduğunu zikreder. Şahsi terbiyeye büyük önem verir. O ulu tasavvuf yolunun yolcusudur.
Mevlana, eğitimi bir ihtiyaç olarak gören ve eğitimin gücüne inanan biri olarak, eğitimcide bulunması gereken özellikler ve öğretim yöntemleri ile ilgili olarak ortaya koyduğu sürekli uygulama alanı bulabilecek görüşleri ile evrensel bir şahsiyet olma özelliği taşımaktadır. Mevlana modern eğitimde yer alan, “çocuğun benliğini öne çıkarma” düşüncesine ters düşmemektedir. Mevlana modern görüşten biraz daha ileri giderek, çocuğun gerçek benliğini yakalayıp öne çıkmasını istemektedir. Bu benlik, eğitim sayesinde kendini bulacak, eğitimin hür havasında, çocuğun bağımsızlık dünyasında kendini öne sürecektir.
Modern psikolojide “iç gözlem” metodu olarak adlandırılan bu metot Mevlana’da, kendini gözleme, kendini anlama ve kendini tanıma olarak yer alır. Kendine yönelme, nefisle mücadeleyi devreye sokma demektir. Kendi kendini terbiye etmenin en güzel ve geçerli yolu bireyin kendi nefsiyle mücadele etmesi anlamına gelmektedir. Kendi kendini eğitmenin bir yolu da kendi kusurlarını tespit etmektir.
Mevlana’da insan nasıl işleniyor, insanın önemi nasıl dile getiriliyor?
Mevlana, eğitimi ve eğitim uygulamalarını insan fıtratı üzerine bina etmiştir. Eğitimin merkezine insanı almış ve her şeyi ona adamıştır. Mevlana, Mesnevi’de eğitsel uygulamaların kişiye göre değişmesi üzerinde durmakta, eğitimin bireyselleştirilmesine şu cümlelerle dikkat çekmektedir. Çocuğa süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu o ekmek yüzünden öldü bil. Sonra dişleri çıkınca, kendi kendine onun içi ekmek ister.
Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa bir yırtıcı kedinin lokması olur-gider. Mevlana, Mesnevî’deki bütün fablları, temsilleri, örnekleri, kıssaları, atasözlerini ve deyimleri eğitsel amaçlarla kullanmıştır. Bunlar konunun anlaşılmasını kolaylaştırmanın yanı sıra konuya renk katmakta ve sıkıcılığı bu yolla gidermektedir.
Kitap içinde özellikle anne-babalara dönük tavsiyelerimiz  var mı? Onların da sanırım mutlaka okuması gerekiyor ki içinde önemli bilgiler var...
Olmaz mı, elbette var. Modern bilim, yaşlılık ve çocukluk dönemini birbirine benzetir. İkisi de hassas ve kırılgan dönemlerdir. Yaşlılara şefkat ve merhametle muamele edilmeli. Çünkü bereket onların üzerindedir.” İnsanoğlunun yaşlandığında hürmet görmesi için çocuklarını yetiştirirken de dikkatli olması gerektiğini de savunuyor Doğan: “Şu zamanda kreş eken huzurevi biçer diye düşünüyorum. Çünkü bebek, anne sütü ve anne kokusuyla büyüyen bir varlık.
Yapılan araştırmalarda, insanoğlunun bir buçuk yaşını hatırladığı ortaya çıktı. Siz o yaştaki bir bebeği ağlamasına, istememesine rağmen işe gidip, kreşe bırakırsanız o zaman anne ve çocuk arasındaki o güçlü bağ gelişmez. Bu bağ kurulmadığı için de çocuk, kendi yaşadıklarının da vermiş olduğu hissiyatla ileriki yaşlarda anne ve babasını rahatlıkla huzurevine bırakır.
Mevlana’ya göre, insana en çok zevk veren metot gözlemdir. Kâinatın sahip olduğu estetik değeri ancak gözlemlerle görebileceğimizi belirten Mevlana, öğrencisine şu tavsiyede bulunur: “Güzelim sanatına bak, gönüllere gelen vahyini seyret. Tümden görüş ışığı kesil; ne gelirse bakış-görüş zevkinden gelir.” Bir şeyin aslı nazarî olarak anlatılamaz. Nazarî olarak anlatılırsa, o bilgiye dönüşmez, teori olarak kalır. Ama onu aslı gözlenirse, tüm şüpheler ortadan kalkar. Öyle ise gözlem, şüpheyi gideren çok önemli bir metot ve yoldur.
Sebepler zinciri, ancak gözlemle bizi kaynağa götürür. Eğitimciler, öğrencilerine gözlem yaparak görebilmeyi öğrencilerine öğretmelidirler. Mevlana, öğretmeni Tebrizli Şems’inden bunu istemektedir. Eğitimci öğrencisinin gözü ve görüşü olmalıdır. Mevlana, hakikate ulaşmak için gerçek olmayandan şüphe etmeyi doğru görmektedir. Descartes’ın ifadesiyle “metodik şüphe” diyoruz. Mevlana bunu asırlarca önce fark etmiş, bazen şüphenin insanı gerçeğe ulaştıracak yollardan biri olacağını savunmuştur.
Mevlana’nın eğitim anlayışında değişim hayatın bizzat kendisidir. Fert ve toplum olarak hayatı sürdürmenin, hayatta kalmanın canını teşkil etmektedir. Ona göre, değişime uğramayan ve değişime gönül vermeyen bir eğitim, fert ve toplumları yıkılmaya mahkûm eder, zehirler, kirletir ve karanlıklara gömer. Onun içindir ki Mevlana, baharın yeryüzüne getirdiklerinin bir benzerini eğitimin insan hayatında meydana getireceğini ısrarla savunmaktadır.
Değişim açısından eğitimin gücüne değinen Mevlana şu misali vermektedir: “Gübre bostanın gönlüne girip yok olur, pislikten kurtulur. Kavun veya karpuzun lezzetli olur ve lezzeti artırır. Sen de pislikten kurtulursan yücelir ve mutluluğa erersin.” Burada Mevlana eğitim yoluyla yanlış davranış sergileyen insanların doğru yola gelebileceğini işaret etmektedir
Kitap her yaşın okuması gereken bir kitap diyebilir miyiz bu arada gençlerin de elinden düşürmemesi gereken bir kitap hatta öğretmenlerimizin de özellikle okuması gerek...
Bu kitap her seviyeden insanların okuyup anlayacağım bir şekilde kaleme aldım. Elbette öğrenciler, öğretmenler ve ebeveynlerin de okuduğunda anlayacağı ve bundan ibret alacağı hikayeyi bulacaklardır. Sade bir dil kullandım ve adeta bir Mesnevi okuma kitabı gibi de algılanabilir.
“Mesnevî Kültürü” kültürümüzün temellerindendir. Eğitim, sanat, dinî ve sosyal hayatımızın hemen her safhasında Mesnevî ve Mevlana izlerini bulmak mümkündür. Mevlana’nın hemen her inancını dile getirirken kullandığı argümanlar, onun güçlü ve özlü bir bilgiye, derin bir hikmete, günlük hayattan sade ancak meselenin bamtelini yakalayan hassas bir çağrışım kabiliyetine, kuvvetli bir çözüm gücü ve duyguya, yer yer empatik, psikolojik tahlillere, derin bir sezişe, orijinal görüş ve buluş kudretine ve eleştirel bakış tarzına sahip güçlü bir sima olduğunu göstermektedir.
Kendine özgü, orijinal fikirlerinin yanında, genel çizgi itibariyle düşüncelerine İslam tasavvufundan referanslar gösterilebileceği kabul edilebilir. Kâinattaki varoluşu fena haliyle elde edilen birlik şuuruyla izah eder. Kötülük problemi karşısında tavrı ne tam optimist ne de tam bir pesimisttir.
O, kötülüğün realitesini inkâr etmemesine rağmen, kötülük ve iyilikle ilgili hükümlerimizin çoğunun izafi olduğuna dikkat çeker. İslam düşüncesindeki insanın sonsuzluk mahiyetini ruh kelimesiyle temsili Mevlana’da da görülmektedir. Mevlana da insanı makro âlemin, mikro bir nüvesi olarak görür ve onun potansiyelini ve hedefini sûfî düşüncesindeki insan-ı kâmil kavramıyla izah eder.
Son olarak okuyucuya dönük mesajımız nedir hocam?
Mevlana, Mesnevî’nin daha bağlanıcında insanın eğitime duyduğu ihtiyacı belirtir ve eserini bunun üzerine temellendirir. İnsan dünyaya bu hamlıkla ve noksanlıklarla gelir. Mevlana’nın amacı da bu eksikliklerin giderilmesi ve insanın hak ettiği değeri kazanmasıdır. Mevlana‘da eğitimin amacı, insanın eksikliklerini gidermesi ve sahip olduğu yetenekleri mükemmel hâle getirerek Allah’a yakın olmasıdır.
İslam bilgesi Hz. Mevlana, ölümsüz eseri Mesnevi ile asırlardan beri insanlığın aklını ve kalbini aydınlatıyor. Onun bilgi ve hikmetle yoğrulmuş ışığı, sayısız yazar ve ozana ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Günümüze kadar birçok dile çevrilen Mesnevi, evrensel değerler hazinesidir. Böylesine bir hazinenin insanlığa ahlak, eğitim ve pedagoji açısından yararlı olması için bu kitap yazıldı.
Mevlana’nın eserlerinden anlaşılıyor ki, kendisi iyi bir pedagog, Mesnevi adlı şaheseri de bir ahlak ve pedagoji kitabıdır. Mevlana, yaşadığı dönemin yenileyicisi ve etkin bir eğitimcisidir. Mevlana, yetkin kişiliğiyle medresede, camide, sohbet meclislerinde hem öğretim faaliyetlerinde bulunmuş hem de manevi eğiticilik vazifesini yürütmüştür.
Mevlana, eğitimin insanın yaratılış gerçeği üzerine kurulmasını, kişilerin tabiatlarındaki sanat ve hünerleri geliştirmesini ve onların olgun gönüllerinin hizmetine sunulmasını istemektedir. Mevlana iyi bir cemiyet adamı olması münasebetiyle eğitim ve iletişime olduğu kadar terbiye ve hoşgörüye de ayrı bir önem vermiştir. Mesnevi’den Pedagojik Telkinler isimli bu eserin kaleme alınmasındaki gayem; kişinin bu irfan hazinesinden gereği gibi zevk alması, ruhen aydınlanması, manen huzura kavuşmasıdır.




13 Mayıs 2013 Pazartesi

Doğu ve Batı Arasında Kara Kitap

Murat DEMİRCİ
Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi 


Kara Kitap bir cümle ile özetlenebilecek bir hikâyenin başarılı bir romana dönüşmüş halidir. Kitabın ana karakteri Galip’in, kısa bir mektup bırakıp kendisini terk eden karısı Rüya ve karısı ile birlikte olabileceğini düşündüğü üvey ağabeyi, ünlü köşe yazarı Celal’in peşinde, esrarlı bir işaretler ormanına dönüşen İstanbul’un farklı köşelerinde süren arayışının hikâyesidir Kara Kitap. Kitabın bu klasik hikayesi ile birlikte Orhan Pamuk’un bir çeşit edebi kolaj olarak ifade ettiği ve çizgisel hikayenin akışını yine ana hikayeyle belirli işaretlerle ilişkilendirerek kesen köşe yazılarından oluşmaktadır roman. Bu köşe yazıları romanın başkişisi Galip’in hayranlık duyduğu ve aile içerisinde, kendi sırlarını ifşa ediyor diye türlü eleştirilere hedef olurken savunduğu Celal’in köşe yazılarıdır. Fakat daha romanın ilk bölümünde de işaret edildiği gibi Celal yavaş yavaş bir bahçe olarak nitelendirdiği hafızasını yitirmeye başlamış, Pamuk’un Kara Kitap’la ilgili bir röportajda belirttiği üzere hayatının sonuna doğru vidaları gevşemeye başlamış bir köşe yazarıdır. Kitapta sadece yazılarıyla, bir de Galip ve çevresindekilerin hakkında anlattıklarıyla vardır Celal. Galip’in çocukluk aşkı olan amcasının kızı Rüya ise yazarın kitabının da bir yönü olan polisiye kitaplar hakkında yorum yapmasına vesile olacak şekilde kötü çevrilmiş polisiye kitaplar okur tüm gün. (Bu arada Orhan Pamuk’un da usta polisiye yazarı Patricia Highsmith’in sadık bir okuru olduğunu hatırlatmakta fayda var.) Lise yılarında masalarında hamamböceklerinin dalgın dalgın gezindiği muhallebicilerde, bıyıkları yeni terleyen oğlanlarla fingirderken Galip’in uzaktan mahzun gözlerle izlediği Rüya, daha sonraları İstanbul’un ücra köşelerinden birinde Marksist fraksiyon yuvalarında, kocası ile pil fabrikasında çalışıp kalan zamanlarında bildiriler hazırlayıp basarken, tüm aileyi sevindirecek şekilde Galip tarafından içine düştüğü kötü hayattan kurtarılmış, tekrar Nişantaşı’na dönmüştür. Kanunları ve dava tutanaklarını lokanta listeleri ve vapur tarifeleriyle birbirine karıştırıp, müvekkillerini savunmak yerine onlarla boğuşmaya başlayan Melih’in (Rüya’nın babası, Galip’in amcası) kendisine devrettiği yazıhanede avukatlık yapmaktadır Galip. Sabahları ıslak kumaş kokan sıkış tepiş minibüslerde, otobüslerde harflerin tir tir titrediği gazetede Celal’in köşe yazılarını dikkatle okur. Celal’in mankenci Bedii Usta tarafından yapılmış modelinin karşısına geçince ‘Senin yüzünden asla kendim olamadım.’ demeyi düşleyen Galip’in benlik arayışındaki yegâne örneğidir Celal.

Celal’in köşe yazılarından ilki ‘Boğazın Suları Çekildiği Zaman’ başlığını taşır. Manzara Ahmet Hamdi’nin aşk ve hüzünle bahsettiği boğazdan farklıdır. Çarpık kentleşmenin, arka sokakların, tarihi felaketlerin, efsanevi ve esrarlı söylencelerin, şehrin şimdiki zamanıyla geçmişini bir araya getiren işaretlerin ve nesnelerin kaynaştığı gotik bir korku figürüne dönüşür boğaz. Bu post-apokaliptik manzara roman boyunca bizi bekleyen İstanbul’un da habercisi olarak okunabilir. Enis Batur’un da ifade ettiği gibi ‘Bir kent romanı ve bir kentin romanı. Bir bakıma Joyce/Dublin ya da Viyana/Musil ilişkisinin koşutluğunu istiyor yazar. Bu anlamda belalı bir şehir İstanbul: Nedim’den Berk’e şairleri, Evliya Çelebi’den Mithat Cemal’e nasirleri, kendisine sunulmuş adlı adsız sayısız şehrengizi var. Mirasa aldanmıyor Pamuk: Şehrin bilinçaltına iniyor: taban teperken aklı yeraltında hep.’



Boğazın bataklığa dönüşen çamurundan, Celal’in iç karartıcı köşe yazısının sisleri arasından kendi dünyasına dönen Galip’in dünyası da karısının kendisini terk etmesiyle yavaş yavaş değişecektir. Süheyla Bayrav’a göre ‘Karısını bulmaya uğraşırken galip kendini, gerçek kişiliğini sınayacaktır. Rüyayı yaptıklarından dolayı hiç kınamaz. Terk edilişinin başka bir erkekle, bir davayla ilgili olabileceğini de düşünmez. Açıkça belirtmese de, olayın kişiliklerindeki farklılıktan kaynaklandığını sezmiş gibidir.’ Böylece kendisine on dokuz kelimelik bir terk mektubu bırakarak evi terk eden karısının ardından hiçbir şey olmamış gibi davranarak, ailenin diğer fertleri ile birlikte akşam yemeği yiyen Galip bu durumu onlardan gizler. Aslında Rüya ile çocukluk dönemlerinde oynadıkları bir oyun Rüya’nın Celal ile yakınlığı ve Galip’le olan ilişkilerinin niteliği hakkında ipuçları barındırır. Çünkü Galip, Rüya ile oynadıkları bu saklambaç oyununda Rüya’nın kendisini bulmakta zorlanacağı bir yere saklandıktan sonra, beklediği karanlık ve tozlu köşede Rüya’nın kendisini arayıp da bulamayınca ağlamaya başlayacağını hayal ederken, uzun bir bekleyişin ardından dışarı çıkıp kendisi Rüya’yı aramaya başlar ve ardından Celal ile birlikte Alaaddin’in Dükkânı’na gittiklerini öğrenir. Tıpkı bu anıda da işaret edildiği gibi Rüya’nın gittiği gün Galip, Rüya’nın Celal ile olabileceğini düşünür ve gazetede Celal’in Alaaddin’in Dükkanı ile ilgili yazısı yayınlanır.



Şehrin farklı bir yüzü yani tüketim alışkanlıkları hatta tüketim çılgınlığının yaşandığı, istekler ve ihtiyaçlar arasındaki sınır kayboldukça nesnelerin ruha egemen olduğu bir dünyadır Alaaddin’in Dükkânı. Toplumun, tüketim alışkanlıları üzerinden bir mikro kesitinin sergilendiği, sosyolojik bir tahlilinin yapıldığı ve romanın ansiklopedik yoğunluğunun da aslında anlamlı bir gereklilik olduğunu işaret eden bir metafordur.



Galip’in Rüya’yı arayış serüveni kendi evinden Rüya’nın Celal’in tavsiyesi üzerine kurduğu kişisel müzesinden başlar. Rüya’nın lise defterinde ‘Hüsn-ü Aşk imtihanda gelebilir.’ derken, kitabın beslendiği Doğulu metinlerle ilgili muzipçe gönderme de ihmal edilmez. Şeyh Galip’in Hüsün ve Aşk’ı arasındaki aşk ile Rüya ve Galip arasındaki aşkın ayrıldığı nokta ise daha önce işaret edildiği gibi okudukları aşk hikâyesinden etkilenen erkeğin hikâyedeki gibi âşık olmak istemesi ile ilgilidir. Çünkü Galip, Şeyh Galip gibi bu aşk hikâyesini yazan kişidir, aşkı tek taraflıdır. Belki de aşk bir yanılsamadır. Belki de bu yüzden aşkının peşine düştüğü bu yolculuğun sonunda sadece kendine kavuşur Galip. Rüya’nın izini sürerken kendi hafızasının bahçesinde dolaşır, uzun bir gecenin sonunda ise Suzan Yenge’ye telefonda Rüya’nın hasta yattığına dair yalanını yinelerken, bir ipucu daha sıkışır araya. Rüya’nın annesi Galip’e şöyle der: ‘Sesin gerçekten telefonda Celal’inkine çok benziyor. Yoksa sende mi üşüttün?’



Celal, sesi, kendisininkiyle birbirine karıştırılan Galip’in de arayış serüveninde yolunun düşeceği bir yerden bahseder. ‘Bedii Usta’nın Evlatları’ yazısında Türk toplumunun yaşadığı sathi batılılaşma hamleleri ve bunların toplumu içine sürüklediği kimlik karmaşası ve mutsuzluk resmedilir. ‘Babam insanımızın bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden umudunu kesmedi hiç.’ yazının anahtar cümlesidir ve Berna Moran’ın işaret ettiği gibi Batı taklitçiliğine karşı bir uyarıdır. Bedii Usta’nın, insanımızın taklitçiliğe ve yanılgılara düşmeden kendisi gibi olarak mutlu olabileceğine dair hayalini altüst edercesine bir söz söyler Galip’in üniversite arkadaşı Saim. Ona göre modern illüzyonist istediği kadar yaptığı işin bir hilesi olduğunu söylesin, onu heyecanla izleyen seyirci, bir hileyle değil, bir büyüyle karşılaştığını sanabildiği için mutlu oluyordur. Hayatın bir yanılsamalar bütünü olduğunu, mutluluğun ya da esrarın hiç var olmamakla birlikte öğrenilebilir ve taklit edilebilir imajlardan oluştuğunu ve belki de bizi mutsuzluğa sürükleyecek hakikatin üzerine sarıp sarmaladığımız bu örtüyü hiç aralamadan, yanılsamalarımızla daha mutlu olabileceğimizi işaret ediyor.



...



Yazının tamamı için;

8 Şubat 2013 Cuma

Rus Yönetimi Altında Orta Asya Kimliği (Alpamış Destanı)

ALPAMIŞ
Rus Yönetimi Altında Orta Asya Kimliği
Hasan Bulent PAKSOY


ÖNSÖZ

Bu eser başka vakalarda da var olabilecek bir örneği tek bir vakada ayrıntıları ile incelemektedir. Hatırda tutmamız gereken husus ise, burada söz edilen insan topluluğunun Sovyetler Birliği’nin beşte birini teşkil ettiği ve hızla çoğalarak Asya kıtasının büyük bir bölümüne yayıldığıdır. Daha sonraki sayfalarda tasvir edilecek Sovyetler Birliği’nin Rus olmayan başka milletlerinde de cereyan etmiş olabilir. Bu yüzden, bu eser Orta Asya – Rusya ilişkilerine odaklanmakla beraber, aynı zamanda Sovyetler’in öteki milletlere karşı yürüttükleri politikaları inceleyen bir araştırma örneği de oluşturur. Alpamış’a karşı uygulanmış olan tarih ve edebiyat politikalarının daha önce, özellikle de SSCB ile sınırdaş, gelişmekte olan, muhtelif ülkelere de uygulandığına dair kuvvetli deliller mevcuttur.

Yazarın dileği konu ile ilgilenenlerin bu araştırmanın ortaya koyduğu soruların peşini bırakmamalarıdır. Bu araştırma Orta Asya ve Sovyet araştırmaları haricinde muhtelif başka ilim dallarına da katkıda bulunabilir. Konunun gelişimi sırasında var olmayan “alan” ve ilim dallarını yapay biçimde ayırmak ile eksiksiz bir kavrayışa erişmek mümkün değildir. Sovyet sansürünün dayattığı kısıtlamalar ile malzeme koleksiyonlarını ve basılı eserleri denetleyen bürokrasiler göz önüne alındığında belgelemenin eksiksiz olmayacağı açıktır. Ek bilgileri daha sonraki araştırmaların gün ışığına çıkaracağı öngörülmektedir. Bu yüzden de burada muazzam bir ‘yeni keşifleri beklemek için durup kendini zapt etme’ duygusu vardır. Eğer öteki sebepler arasında, yorumlanıp eleştirilmek üzere akademik camiaya dağıtmış olduğum müsvedde sayısına işaretle, baskıya geçmem için ısrarla peşimde olan dost ve meslektaşlarımın sürekli uyarıları olmasa, ben de neredeyse bu duyguya yenilecektim. Şimdi ise karışık duygularla baskıya gidiyorum çünkü bu metin tamamlanışından sonra Alpamış’ın bir Almanca çevirisi (GDR basımı) yayımlanmıştır. Bu GDR yayını, asıl metin yerine daha önceki bir Rusça çeviriden tercüme edilmiştir. Ayrıca, Orta Asya’da Alpamış’ın en az bir hatta belki iki baskısının daha satışa sunulduğu ortaya çıkmıştır.



İÇİNDEKİLER
Teşekkürler
Önsöz
Bölüm I: Alpamış ve Türk Destan Türü
Bölüm II: Alpamış’ı Yoketme ve Kurtarma Girişimleri, Birinci Evre
Bölüm III: Alpamış Destanı
Divay’ın 1901 Alpamış Çevirisi
Notlar
Bölüm IV Alpamış’ı Yoketme ve Kurtarma Girişimleri, İkinci Evre
Sovyet Saldırısı
Alpamış’ın Bileşik Özeti
Alpamış ve Destan Türüne bir bakış
Bibliyografya
Fihrist
Appendix
Divay’ın 1901 Alpamış’ı


Destanın tamamı icin tıklayınız (PDF, 208 sayfa)

11 Temmuz 2012 Çarşamba

'Türkiye ve İran’da Otoriter Modernleşme, Devlet ve Toplum'

HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Radikal Kitap, 6 Temmuz 2012

Erich Zürcher özellikle Türk siyasal tarihinin alışılmış kalıplar içinde ele alınmasına daha yazdığı ilk kitaptan başlayarak karşı çıkan ve bu yöndeki çalışmalarıyla geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin yeni bir anlayışla kavranmasına öncülük eden bir tarihçi olarak Türkiye ’de yakından tanınıyor. Belirttiğimiz dönemle ilgilenen akademisyenler arasında yüksek bir prestije sahip. Kendisinin de son derecede saygılı bir dil ve yaklaşımla, değerini teslim ederek eleştirdiği Bernard Lewis gibi tarihçilerden sonraki akademisyenler grubunun bir üyesi olarak Zürcher özellikle 1980 sonrası kuşakların yakın dönemi anlaması bakımından değeri yadsınamaz yapıtlar kaleme aldı. Bunların neredeyse tamamı Türkçeye çevrildi. Daha önce gene Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan makaleler derlemesini bu dergide irdelemiştim.

Gazi'nin Türkiye'si, Şah'ın İran'ı

Touraj Atabaki de Türkiye yakın dönemiyle ilgilenen bir siyasal tarihçi. Onun da daha önce ‘Devlet ve Maduniyet: Türkiye ve İran ’da Otoriter Modernleşme, Devlet ve Toplum’ isimli kitabı çevrilerek Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından sunulmuştu. Atabaki’nin belirttiğimiz kitabı bir derlemeydi ve neredeyse eşzamanlı olarak benzer yöntemlerle modernleşmeye çalışan Türkiye ’yi ve İran ’ı karşılaştırıyordu. Söz konusu iki ülke arasındaki etkileşim sadece 1930’larla sınırlı değildir. Tanzimat sonrası dönem iki toplum arasında yakın bazı etkileşimlere açık kalmıştır. Ondan da öncesindeki Osmanlı ve İran İmparatorlukları arasındaki kültürel yakınlaşma kimsenin meçhulü değildir.

Zürcher ve Atabaki elimizde bulunan ‘ Türkiye ve İran ’da Otoriter Modernleşme: Atatürk ve Rıza Şah Dönemleri’ isimli bu derlemeciliğini yaptıkları ve çok değerli makaleleri bir araya getiren kitapta daha adından başlayarak iki önemli saptamada bulunuyorlar.

Birincisi, iki ülkede de 1930’larda cereyan eden toplumsal, siyasal ve elbette kültürel dönüşümü otoriter modernleşme olarak nitelendiriyorlar. İkincisi, bu işin ‘müsebbibi’ olarak Atatürk ve Rıza Şah’ı gösteriyorlar. Buradan hareketle iki lider arasındaki görüş alışverişi, modeller arasındaki benzerlikler ve farklar kitabın konusudur denebilir. Editörlerin modernleşme derken kasıtları “Avrupa modernitesi”dir. Bu onların seçim veya tercihi değil. Söz konusu iki ülkenin de 19. yüzyıl başlarında benimsediği kavramlaştırma. “Avrupalı olamayan toplumlar tarafından modernleşmenin benimsenmesinde yegâne model olarak alınan Avrupa modernitesi İran ve Osmanlı-Türk aydınları ve yönetici/devlet seçkinleri tarafından neredeyse dışına çıkılmaz bir daire olarak kabul edilmiştir. Bu modernleşmenin özelliği ise sanayileşmiş bir toplum üzerinde yükselen güçlü, merkezi bir devlet sahibi olmak demekti.”

‘Devlet nasıl kurtulur?’

Zürcher ve Atabaki’ye göre Batı-dışı çevre ülkelerden gelerek Batı modernleşmesini hedef alan öncü aydınlar ne Batı modernleşmesinin toplumsal tarihini biliyordu ne de onu sağlayacak araçlara sahipti. (Kuşkusuz daha geniş bir açıdan bakılırsa bu çerçeveye, bütün farklılığına rağmen, Rusya’yı eklemek de kabildir.) Buna mukabil derlemeciler yazdıkları Giriş’te iki ülkedeki modernleşmenin kaynaklarına ve benzerlik ve farklarına hızlı ve kısa fırça darbeleriyle değiniyor.

Buna göre, Batı modernitesi bireyin hakimiyeti üstüne kurulmuştur. Birey Batı kapitalist gelişmesinin bir sonucudur ve söz konusu bireyleşme üst otoritenin reddiyle birlikte kendisini gösterdiğinden bu adeta doğal bir sekülerleşme yöntemi olarak toplumların tarihlerine nüfuz etmiştir. Benzeri bir gelişme Batı dışı toplumlar için söz konusu değildir. Buna mukabil Osmanlılar Jön Türklerden başlayarak ‘devlet nasıl kurtulur’ sorusunun peşinden yürümüşlerdir ve bu doğrultuda karşılaştıkları en önemli araç pozitivizm ve bilimselcilik olmuştur.

Söz konusu iki anlayış/ideoloji etrafında kendilerine bir hareket hattı çizerken de pergelin sabit ayağını iki önemli noktaya dayamışlardır. Hem kendilerinden önceki girişimlerin ve yönetimlerin kesin olarak başarısızlığına inanmışlardır, dolayısıyla çok daha radikal bir anlayışla hareket etmenin gereğine karar vermişlerdir hem de bir ulus devlet homojenliği yaratmaksızın elde etmek istedikleri sonuca erişmenin imkansız olduğunu kabul etmişlerdir. Dolayısıyla otoriter bir yapı kurmanın, bir otoriter kişilik etrafında toplumu dönüştürmenin zorunluluğu iki ülkede de benimsenen yöntemdi ve bu arayış içinde her iki toplumda da siyasal elite destek sağlayan aydınlar mevcuttu.

Mevcut devleti dönüştürmek

Otoriterleşme kararıyla başlayan ve bunu adeta başarının temel şartı olarak gören yöntemsel arayış iki ülkede farklı tezahürlere sahipti... Mustafa Kemal’in Türkiye ’si Osmanlı’dan devralınan, dönemin koşullarında modernleşmenin daha ileri aşamaya taşınmasına olanak veren bir altyapıya ve bürokrasiye sahipti. Hatta bürokrasinin kendisine büyük bir özgüveni vardı. Medeni hukuk dışında yargı sekülerleşmişti, haberleşme ağı kurulmuştu, okullulaşma belli bir düzeye erişmişti, modernleşmeyi anlayacak ve benimseyecek bir ticaret ve sermaye tabakası meydana gelmişti. Gazi’nin işlevi mevcut devleti dönüştürmekti.

Rıza Şah’ın 1921-41 yılları arasında yayılan otokratik rejimi ise böyle bir ‘devlet aracı’ndan yoksundu. Başlıca maksadı devleti kurmaktı. Bunu gerçekleştirirken Gazi’nin diktatoryal yönteminden de hızla uzaklaşmıştı. Türkiye ’de kişisel bir kült etrafında biçimlenmiş ve devletle özdeşleşmiş şahıs hakimiyetine rağmen işleyen ve açık bir parlamento, seçim sistemi ve hukuksal zemin mevcuttu. Oysa Rıza Şah’ın İran ’ı bu araçları da ortadan kaldırmış ve bütünüyle kurumsuz ve araçsız bir keyfi rejim (otokrasi) kurmuştu. Bu onun rasyonalizm, eleştirellik, araçsallık gibi kavramları da dışlaması anlamına geliyordu ki, hızla toplumsal tabanına yabancılaştı ve tükenişini hazırladı.

Bu portreye ilave edilecek bir nokta daha var: iki ülke arasında en hayati kesişme noktalarından biri de sekülarizm uygulamalarıdır. Türkiye ’deki sekülarizm ordunun ve bürokrasinin elini güçlendirecek ve bu iki kurumu toplum üstünde hakim hale getirecek bir yaklaşımla uygulanmıştır. Yukarıda değindiğimiz bilimselci ve pozitivist anlayışın bir özeti ve bileşkesi olan sekülarizm, Türkiye ’de ordu ve bürokrasi ittifakının apolitik bir politik dokunun oluşturmasına zemin hazırlarken, Touraj Atabaki’nin ‘ Türkiye ve İran ’da Hilafet, Ulema ve Cumhuriyetçilik: Karşılaştırmalı Bazı Tespitler’ başlıklı makalesinde ele aldığı çok daha farklı bir doku içinde cereyan etmiştir.

Kitabın bu konuda çok özel bir makaleyi barındırdığını hemen kaydedelim. Dunkwart A. Rustow’un 1959’da yayımladığı ve çok iyi bilinen makalesi kitaba yeniden derç edilmiş. Makalesinde yazar Türkiye ’deki ordunun Arap ve Orta Doğu ülkelerindeki ordulardan farklı olduğunu belirtiyor. Bunun nedeni modernleştirme süreci belli bir noktaya geldikten sonra siyasetten çekilmesi. Türkiye ’de de çok uzun bir süre Kemalist çevrelere hakim olan, ayrıca lineer modernleştirici bir mantıkla Türkiye modernleşmesini izleyen Soğuk Savaş dönemi akademisyenleri tarafından öne sürülen, Dankwart’ın da aynen benimsediği bu görüş, derlemecilerin vurguladığı üzere, daha yayımlandığı günde ıskat edilmişti. Çünkü, özellikle 1960 sonrasında ordu kendisini sürekli olarak siyasetin içinde tutmuştur.

Bu yapısal özelliğin daha önceki dönemlerde bir ölçüde saklı kalması, daha çok liderin baskın hakimiyeti nedeniyledir. 27 Mayıs sonrasında ordunun kışlasına çekilmesi ise gene bir başka zahiri durumdur. Ordunun her darbeyle kendisini sistemin bir parçası haline getirdiği bugün ilgili literatürün kanıtladığı bir gerçektir. Ordunun siyasal sisteme müdahalesi ise daima laiklik kökenli kavramlar aracılığıyla gerçekleşmişti. Bu durum herhalde Türkiye ve İran arasındaki bütün benzeşmelere rağmen çok ilginç bir çelişkiyi işaret etmektedir ve üzerinde uzun boylu çalışılmalıdır. Fakat her durumda İran ve Türkiye arasındaki ordu, din ve sivil ilişkileri son derecede ilginç ve zengin bir konudur.

Kitap, bu genel çerçeve içine oturan toplam 10 makaleye yer veriyor... Söz konusu makalelerin önemli bir bölümü konuyu daha ziyade siyasal ve toplumsal tarih açısından ele alıyor. Homa Katuzian’ın makalesi İran yakın dönemini bu açıdan enine boyuna kuşatıyor. İran ’daki ordu, sivil toplum ve devletin 1921-26 arasındaki pozisyonu ve iç etkileşimleri Stephanie Cronin’in yazısının konusu. Bu makale ‘askeri-monarşist dikatörlüğün’ ‘sivil otoriteler üzerinde’ nasıl bir ‘askeri nüfuz’ kuracağını, özellikle askeriye ve sivil nüfus ilişkisini irdelediği bölümde ele aldığı argümanlarla, irdeliyor. Houchang Chebabi’nin makalesi işin kültürel/maddi tarihle ilgili kısmını sorguluyor ve ‘ Türkiye ve İran ’da erkekler için kıyafet kanunları’nı karşılaştırıyor. Daha önce de İran ’da Yeme İçme Kültürünün Batılılaşması isimli kitabı Türkçeye çevrilmiş Chebabi’nin yazısı mukayeseleri bakımından gayet ufuk açıcı bir makale. Benzeri bir konu bir sonraki makalede, John R. Perry’nin ‘ Türkiye ve İran ’da Dil Reformu’ isimli çalışmasında ele alınıyor. Türkiye bakımından son derecede problemli olan bir konunun benzeri bir süreçte İran ’da ne ifade ettiğini bu makalenin sınırları içinde izlemek oldukça önemli.

İki ayrı toplum

Bir bütün olarak bakıldığında kitabın iki önemli işlevinden söz edilebilir. Birincisi, Orta Doğu bölgesinin ‘iç tarihi’ böylelikle bir kere daha irdeleniyor. İslami kökenden gelen bir dokunun yukarıda belirtilen arayış ve ihtiyaçlar çerçevesinde dönüşümü sonuç olarak kitabın ana konusu. O vakit ‘Batı dışı modernite’ kavramının önemi ve anlamı bir kere daha öne çıkıyor. Tümüyle farklı toplumsal ve zihinsel bir arka plana yaslanan bir toplumun belli bir aydın inisiyatifiyle dönüşmesi ve bunun topluma her şeye rağmen ‘dayatılması’ başlı başına bir süreçtir. Kitap bu ‘gerçeği’ iki ayrı toplumu ve tarihi irdeleyerek somutlaştırıyor.

İkinci önemi şu kitabın: Modernleşme bugün her iki toplumda da devam ediyor. Ama İran ve Türkiye uygulamaları son derecede farklı iki mecrada gelişiyor. 1941 yılında baba şahın devrilmesinden sonra İran tarihi başlı başına bir emperyalizm tarihi olarak da okunabilir. Özellikle Musaddık rejiminin başına gelenler bu bakımdan Orta Doğu’nun ‘öteki’ tarihini ve Soğuk Savaş dönemindeki bölge dinamiklerini anlamak yönünden ilginçtir. Sonuç olarak Musaddık’ı izleyen oğul Şah ve nihayet Humeyni liderliğindeki İslam Cumhuriyeti olarak biçimlenen, Batılı bir optikle bakınca modernleşmesini o çerçeve içinde daha da ‘sorunsal’ hale getiren, İran ’la çok çeşitli dönemeçleri alarak bugüne kendisini taşıyan Türkiye başlı başına iki kutup gibidir. Bu iki farklı ve birbirini çapraz kesen örnek Batılı modernleşmenin Batı dışı dinamiklere yaslanarak nereye erişebileceğini gösterdiği gibi sivilleşme, siyasallaşma gibi kavramlar çerçevesinde bakıldığında modernitenin ne ve hangisi olduğunu bize yeniden sorgulatan bir haritaya da işaret etmektedir.

İran ve Türkiye bugün yeniden ve çok çeşitli nedenlerle karşı karşıya, yan yana gelen iki ülkedir. Daha önce Amerikalı gazeteci Stephan Kinzer bu iki ülkeyi karşılaştıran bir kitap yazmıştı: Reset. Fakat dönemin şartları içinde yazılan ve fazla tekçi bir anlayışla konuyu ele alan o kitapla mukayese edilemeyecek kertede derinlikli ve analitik bir akademik kitap Atabaki-Zürcher derlemesi. Bugüne ait sayısız ipucunu da içinde barındırıyor.

İran , Batı, özellikle de Amerikan üniversitelerinde hayli irdelenmiş bir konudur. Sineması başta olmak üzere İran kültürü 1990’lardan başlayarak yaşadığı rejim değişikliği nedeniyle de Amerika ’da bilhassa Kültürel çalışmalar alanında geniş ölçüde ele alınmıştır. Türkiye o kulvara yeni yeni giriyor. Bu kitap iki farklı ülkenin iç içe geçmiş ama birbirinden hayli farklı olan dinamiklerini, modernleşme kuramlarının çok önemli ve ilginç bir konusu etrafında ele alırken son derecede dikkate değer bir zaman aralığını enine boyuna çözümleyip güçlü ve kalıcı bir tarihsel zemin oluşturuyor.

TÜRKİYE VE İRAN ’DA OTORİTER MODERLEŞME
Atatürk ve Rıza Şah Dönemleri, Derleyen: Touraj Atabaki, Erik J. Zürcher, Çeviren: Özgür Bircan, İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları 2012, 274 sayfa, 30 TL.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

“Türkiye’de evlerin %95’inde kütüphane yoktur”

Yavuz Bülent Bâkiler ile Söyleşi
Murat Kır – Sanatalemi.net

Aslen Azerbaycan göçmeni bir ailenin çocuğu olan Yavuz Bülent Bâkiler, Sivas doğumludur. Gazetecilik, yöneticilik ve avukatlık da yaptı.

İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bir ara Ankara Televizyonu ve Ankara Radyosu’nda çalıştı. Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcısı olarak görevlendirildi. Hisar dergisi şairleri arasında yer aldı. Halen Türkiye gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Yavuz Bülent Bakiler’le 5 Mart günü bir röportaj yaptım. Yavuz Hocam bana “Benimle ilk röportajı sen yapıyorsun” dedi. Bu sayede onunla ilk röportajı yapan biri olarak ne kadar sevinçli olduğumu anlatamam. 45 dakikalık söyleşide hocamın engin bilgileriyle ben sordum, o cevapladı.

Murat Kır: Tam olarak yazmaya ne zaman başladınız?

Yavuz Bülent Bakiler: 1947 yılında, 5.sınıfta yazmaya başladım. Okulumda Bulgular gazetesinde Sivas üzere şiir yazdım. Yazmış olduğum şiir beğenildi ve gazeteye konuldu. 1947 yılında derme çatma, sapma sapan şiirler yazarak şiir dünyasına girmiş oldum.

Esas şiirlerim, 1953 yılında İstanbul dergilerinde yayınlanmaya başladı. Daha sonra 1966-67 yılında Ankara’nın devlet televizyonunda vazifeliyken Yugovlasya’nın Struga şehrinde şiir yarışmasına devletimizin almış olduğu bir kararla katıldım. Yugovlasya’dan döndükten sonra arkadaşlar yazmamı istediler; ben ise yazmaktan ziyade okumayı seviyordum. Bende arkadaşlarımın isteği üzerine Yugovlasya’nın Hatıraları Üsküp’ten Kosava’yı yazdım. Üsküp’ten Kosava’yı yazdıktan sonra edebiyat dünyasında beğenildi ve YÖK bütün üniversitelerde okunmasını istedi. Bundan sonra şiirden nesire bir geçiş oldu. Bugüne kadar yayınlanmış 20 kitabım var. Bunlardan 4’ü şiir, diğerleri nesir kitabıdır.

Kır: Bir ara STV’de “Sözün Doğrusu” programını yaptınız. Sizce bu kültür programı amacına ulaştı mı? Halkımızda bir etki uyandırdı mı?

Bakiler: Çok tesirli olduğunu gördüm. Azerbaycan’da iki üniversite “fahri doktorluk” unvanı verdi. Bu programın Türkiye’de yeterli miktarda tesirli olduğunu söyleyemem. Türkiye’de dil tahribatı konusunda yanlış gelişmeler var. Ama diyebilirim ki kitap kendi çerçevesinde faydalı olmuştur.

Kır: Ben sizin Sözün Doğrusu ve Harman kitabınızı okudum ve güzel konulara değinmişsiniz. Kitaplarınızı okuduktan sonra Türkçe’yi konuşurken dikkat etmeye başladım. Özellikle kitabınızda “sel” ve “sal” ekleriyle ilgili bir arkadaşımla tartıştım. Arkadaşım ise onun Fransızca’dan ekler olsa bile sonuçta dilimize devamlı kullanıldığı ve benim de bunları kullanmamı istedi. Sizce bu konuda ne yapmamı önersiniz?

Bakiler: Doğrusunu yapmalısınız. Bizim Profesör Ziyarettin Fahri Fındıkoğlu var. O diyor ki “Türkçe’yi ‘sal’a bindirdiler, ‘sel’e verdiler.”

Ben özellikle “sel” ve “sal” eklerinden tiksiniyorum, nefret duyuyorum. İsimden sıfat yapma ekleri varken Latinceden bir takım ekleri kullanmak yanlıştır. Bana göre arkadaşın Türkçe’nin güzelliklerini görmüyor. Bazı öğrencilerimiz, bazı tabipler bu “sel” ve “sal” ekleriyle konuştuklarını sanıyorlar. Mesela “tarih” kelimesi. Arapça’dan “tarihi” demek varken, Latince’den gelen eklerle “tarihsel” diyorlar, altı Arapça üstü Latince. Cumhuriyet’in ilanından sonra bize tanınan en büyük hürriyet, Türkçe’yi tahrip hürriyetidir. Bunun karşısına geçmiyoruz. Kimse Türkçe’nin bozulmasına karşı çıkmıyor.

İngiltere’ye gittim ve kaptan vardı. Ben ona mahsustan kaptana “Sizin dilinize Fransızca’dan ve Latince’den geçen kelimeler var, neden öz İngilizce’yle konuşmuyorsunuz?” diye sordum. O da bana “Ne demek öz İngilizce? Bizde İngilizce vardır. Dilimize gelen kelimeler var, onu dilimizden ayıramayız.” dedi. Bu doğru bir tespit. Sonra bana döndü ve saatine baktı “Şu an kızım evde tutmuş olduğum hocayla Shakspeare’i öğreniyor.” dedi. Shakspeare’in 350 yıl önce yazmış olduğu eserleri okuyor. Bizde bırakın 350 yılı, Cumhuriyet dönemi eserlerini okutamıyoruz. Dildeki tahribat yüzünden.

Kır: Sözün Doğrusu kitabında kişi başına basılan kitap sayısını vermişsiniz. Buna göre ülkemizde basılan kitap sayısı olarak çok az ama ben bununla ilgili bir araştırma yaptım. Türkiye’de korsan kitap basımında dünyada ilk sıralarda. Eğer korsan kitaplarda istatistiğe yansımış olsa, yine de bu durum aynı olur mu?

Bakiler: Çok az fark ederdi. İstediği kadar korsanı basılsın. ABD bir yılda basılan bin kişiye 4700, Almanya’da bin kişiye 2700, Fransa’da 1000 kişiye 1700, Japonya’da bin kişiye basılan kitap sayısı 1000 kitap, Türkiye’de ise bin kişiye basılan kitap sayısı 7 kitap. Bu bizim yüzümü güldürecek bir sonuç değil, korsan kitapları da dahil edelim, 25, hatta 50 olsun, bu bizim milletimiz için iyi bir netice değildir. Türkiye’de, dünyada en okumayan milletiz. Bizim altımızda Arap devletleri, onların altında Afrika geliyor.

Türkiye’de evlerin %95’inde kütüphane yoktur. Çocukların beyinlerdeki deha merkezlerini çalıştırmamasına neden oluyor. Herkesin beyninde deha merkezi var, yaratılışımızdan beri. Avrupalı ilim adamlarına göre bu deha merkezini çalıştırmak için kelime dağarcığımızın gelişmiş olması lazım, bu da çok kitap okuyarak tamamlanabilir.

Ben hukuk fakültesinde okurken topluluk önünde beş dakika konuşamıyordum. Bunun sebebi kitap okumamdan kaynaklanıyordu. Namık Kemal’in “Bir insanın zekâsı bildiği kelimelerle orantılıdır. Bir insan ne kadar çok kelime bilirse dünyası o kadar geniş olur, ne kadar az bilirse sıkıntı çeker.”

Ben okudum ve onun çok faydasını gördüm. Kelime dağarcığım gelişti.

Kır: Hep merak etmişimdir. Gerçekten “şey” kelimesi nedir? Onu hayatın her yerinde kullanıyoruz. Geçen sene diksiyon kursunda hocamız “şey” kelimesinin Türkçemizde olmadığını ve ne kadar çok “şey” kelimesi kullanırsak kelime dağarcığımızın az olduğunu gösterir.- dedi. Buna katılıyor musunuz?

Bakiler: Tabi katılıyorum. “şey” kelimesi Arapçadır. Bilmediğiniz, hatırlamadığınız kelime yerine onu kullanıyorsunuz. Nasıl yüzme bilmediğiz zaman can simidine sarılıyorsanız, yeterli miktarda kelime dünyasına sahip olmadığınız taktirde –şey- kelimesini kullanıyoruz.

Atatürk, 1932-34 yılında “şey” kelimesini yasaklamıştır. Sonra dil tam bir çıkmaza girince bundan vazgeçti.

Kır: Maalesef her gün görüyorum. Yabancı isimli işyerleri, sonra televizyon dizilerinde, programlarında dikkatsiz bir şekilde Türkçe kullanılıyor. Devletin televizyonu TRT bile artık eskisi gibi Türkçe’ye sahip çıkmıyor. Artık Türkçe kendi kaderine mi bırakıldı?

Bakiler: Bırakılmamalı. Bu yabancı isimli işyerleri olması Türkiye’de büyük bir kötülüğün ortada olduğudur. Dil bakımından çok büyük sakınca meydana getirmektedir. Bunu ortadan kaldırmak dünyanın en kolay işidir. Ben başbakan yardimcisi Bülent Arınç’la bu konuyu konuştum. Bununla ilgili bir yasa çıkarsanız, mesele kökünden çözersiniz. Nasıl ki kapalı alanlarda sigara içmek yasaksa, buna benzer yabancı kelime iş yerleri için aynısı yapışmalıdır.

Kır: Dil sürekli yaşayan bir canlı gibi. Sürekli gelişir, olgunlaşır ve belli bir süre sonra dildeki kelimeler, yerine başka kelimelere bırakır. Sizce dilin sürekli gelişmesi ne ölçüde olması lazım, sürekli yabancı kelimelerin girmesine müsaide mi etmeliyiz?

Bakiler: Elbette etmemeliyiz. Dile zamanla bir takım kelimeler girer, dilde zamanla bir takım kelimeler çıkar. Dil, kendisini kabul ettirir. Arapça ve Farsça kelimelerin, bir takım kimseler şiddetle ayıklanmasını istiyorlar. İslamiyet’e inanmıyorlar, inanmamalarını tabi karşılarım ama bu dildeki kelimeleri tasfiye etmeye çalışıyorlar. Yunanca da kelimeler var, dilimize giren – kapı, anahtar, kilit, iskelet, kundura, dünya, temel- kelimeler Yunanca. Bunlar Yunanca’dan geldiği için dilimizden atamayız. Bu öfke Arapça ve Farsça kelimelere karşı, bu da dine inanmamaktan kaynaklanıyor. Mesela “mektep” kelimesi, onun yerine İngilizce’den “school” ve Fransızca’dan “ekol” kelimesinden okul kelimesini koydular. Arapçayı kaldırıyorlar, yerine Fransızcayı koyuyorsunuz. İngilizler 400 yıl önceki kelimeleri okuyorlar, ama bizim çocuklar 50 yıl önceki kelimeleri okuyamıyorlar.

Kır: Atatürk dil devrimi ile Latin alfabeleri getirdi. Sizce 600 yıl konuştukları dillerden ayrılıp, Latin alfabesiyle konuşmaya başladı. Sizce bu halkımız için ne gibi sonuçlar doğurdu? İleriye dönük mü, geriye dönük mü?

Bakiler: Bu çok mühim bir soru. Bu sorunun cevabını dinlemeye tahammül edecek kişi sayısı çok azdır. Dilde devrim olmaz, harfte devrim olur. Bir şiir kitabı yerine, bir tarih kitabı koyduğun zaman bu devrimdir. Bir şiir kitabı yerine, başka bir şiir kitabı koyduğun zaman bu bir gelişmedir. Harfte değişiklik olur, devrim olmaz. Dil devrimi sözünü şiddetle itiraz ediyorum.

Bizim Soyvetler’de aşağı yukarı 100milyon vatandaşımız var. Rusya, oradaki Türklerle, Anadolu Türkleri arasındaki bağı koparmak için ciddi bir çalışma politika yürütmeye başladı. Rusya bunun için Latin alfabesini alalım ve onu kullanalım, dedi. Rusya’da Ermeniler, Yahudiler var, bunların alfabelerine dokunmadılar. Sadece bizim soydaşlarımızın alfabelerine dokundular ve 1926 yılında Latin alfabelerini getirdiler. Koptu mu aramızda kültür bağı. Bunun üzerine Atatürk 1928 yılında tekrar kültür bağını sağlamak amacıyla Latin alfabesine geçti. Bu sefer Rusya soydaşlarımıza Kiril alfabesini uzattılar. Dünya da her milletin tek bir alfabesi vardır, dünyada 29 alfabeyle yazıp okuyan biziz. 1928 yılında yapılan harf inkılâbına bişi demiyorum. Okullarımızda bize eski harfleri öğretmeleri lazımdı, ben babamın eski yazılarını okuyamıyorum.

Kır: Son olarak size bir soru sorayım. Hiç unutamadığınız bir anınız var mı? Varsa bunu bizimle paylaşabilir misiniz?

Bakiler: Binlerce hatıram var. Bunlardan en önemlisi 2000 yılında tam olarak tarihi hatırlamıyorum. Şile Belediyesi beni davet etti. Belediyenin hazırlamış olduğu kürsüye çıktım. Türkçeyle ilgili tespitlerimi söylemeye başladım. Dinleyenler arasında deprem profesörü Ahmet Ercan vardı. En öne oturmuştu, hanımıyla beraber. Beni dinliyor ama öfkeyle. Ben ara Türkçe karşılıkları olmasına rağmen Arapça ve farsça kelimelerle bozulduğunu ve öztürkçeyle çıkmaza sokulduğunu anlattım. Ben konuşma sırasında bir takım Arapça ve farsça kelimeler kullandım. Bunlar “Tarik-i âm üzerinde, nasın müsellâh olarak tecemmuu memnudur” ve “Mütesaviyen mudalla bir müsellesin re’sinden kaidesine indirilen hatt-ı müstakim, kaideyi iki müsavi parçaya taksim eyler”. (Önceki bir hukuk kaidesidir. Sonraki ise bir geometri tarifi.) Dedikten sonra bunun üzerine Profesör Ahmet Ercan ayağa kalktı ve bana “Burası laik Türkiye, Atatürk Türkiyesi’nde siz bu ayetleri söyleyemezsiniz” dedikten sonra salondan hanımı zorla dışarıya çıkardı. Profesör, şile Cumhuriyet Halk Partisi’ne gitmiş. “Siz burada oturuyorsunuz, laikliği ihlal ediyorlar, bu nasıl geriliktir, bu nasıl yobazlıktır.” demiş. Ben bunları savcıdan öğrendim. Sonra Cumhuriyet gazetesinde Şile’de laikliği ihlal edilmiştir, büyük ifayla karşı karşıya kalınmıştır.- diye bir haber çıkmış. Sonra beş on gün sonra bir polis gelip, “Şile Cumhuriyet Başsavcılığı’ının daveti vardır ve sizi istiyor” dedi. Sonra belediye bana sizin kullanmış olduğunuz kelimelerin, Ayet-i kerime olmadığını söyledi. Şile Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verdi.

Sohbet için çok teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın…


16 Mayıs 2012 Çarşamba

Gölgeler Koridoru

Sadık Yalsızuçanlar

Gölgeler Koridoru türünden hikayeler ve bir tür çağdaş menkibe diyebileceğim pür hikmet ve ibret dolu bu eserler, insandaki Hak ve hakikat iştiyakını güçlendirdiği için çok işlevsel ve yararlı oluyor.

Türkiye okurunun ‘Su Üstüne Yazı Yazmak’la tanıdığı Muhyiddin Şekur’dan yeni bir kitap geldi: Gölgeler Koridoru. Yeni bir haber, yeni bir mektup gibi geldi. Gölgeler Koridoru’nu bir çırpıda okudum. Çeviri için Öykü Özer’i kutluyorum.


Sufi Kitap, Şekur’un, Su Üstüne Yazı Yazmak gibi, bir tür özyaşam öyküsel bir hikaye olan Gölgeler Koridoru’nu yayımlamakla gerçekten güzel, bereketli bir iş yapmış. Hak iştiyakıyla sancıyan ruhlara bir Hızır gibi yetişiyor kitap. Gerçi kitapla iş bitmiyor. Hatta kitap da bu yolda engel olabiliyor. Ama Gölgeler Koridoru türünden hikayeler ve bir tür çağdaş menkıbe diyebileceğim pür hikmet ve ibret dolu bu eserler, insandaki Hak ve hakikat iştiyakını güçlendirdiği için çok işlevsel ve yararlı oluyor.

Şekur, Ohio, Cleveland doğumlu. Çeşitli akademik görevlerde bulunmuş. Şimdilerde İstanbul’da konuk öğretim üyesi olarak görev yapıyor. 1973 yılında ABD Kent Eyalet Üniversitesi’nde psikolojik danışmanlık dalında doktora derecesi almış. Uzun yıllar New York Eyalet Üniversitesi’nde eğitim danışmanlığı doçenti olarak çalışmış. ABD’de ve başka ülkelerde öğretmen ve uygulayıcı olarak bireysel terapi ve aile terapisi alanlarında ders vermiş, akıl sağlığı alanını konu edinen yazılar yazmış. İslam tasavvufuyla tanışmış. Kutsal toprakları defalarca ziyaret etmiş, Doğu’da uzun geziler yapmış. Bosna savaşında çocuklara psikolojik rehberlik hizmeti vermiş. Şekur, gerek Su Üstüne Yazı Yazmak gerekse Gölgeler Koridoru’nda bütün bu gezilerini, seyahatlerinde tanıdığı arifleri ve manevi öyküsünü samimi, içten bir dille anlatıyor. Gölgeler Koridoru, özellikle Türkiye’deki, Konya ve İstanbul’daki bazı ziyaret ve manevi hallerini de öykülüyor. İlk elden dikkatimi çeken, bilhassa Konevi ve Hz. Pir’in huzurlarında, ziyaretine gittiği zevatın ruhaniyetlerinin tecelli edişi. Ariflerin yüzlerindeki tebessümü görüşlerini bile ayrıntısıyla anlatıyor Şekur.

Hakikate açılan pencereler

Su Üstüne Yazı Yazmak’ı, Timaş, - The Writing on the Water adıyla - İngilizce aslıyla da yayımlamıştı. Okurun hayli ilgisini çeken ve gönlüne irfan aşkı düşmüş gençler üzerinde hayli etki uyandıran bu kült kitaptaki serencanım derinleşerek sürdüğünü görüyoruz Gölgeler Koridoru’nda. Kitabın adı yine Kurani bir istiareden süzülüyor. Furkan Suresi’ndeki ‘Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı’ ayetinden mülhem olan Gölgeler Koridoru’nda Şekur, görünmeyen dünyayı keşfetme tecrübelerini daha ileriye taşıyor. Görünene odaklanıldığında kolayca üzerinden atlanıp geçilebilen sıradan olayların, görünenin ötesine nüfuz edildiğinde hakikate uzanan bir nişaneye dönüştüğünü gösteriyor. Gölgeler Koridoru, insana önce kendi bâtınına, enfüsî âlemine, sonra dış dünyadaki olayların iç yüzüne, yani aslında hakikate dair bir kavrayışa nasıl ulaşılabileceğine dair küçük ama etkileyici denemeler yaptırıyor. Bazen bir gece yürüyüşünden, bazen bir ateşböceğinden, bazen bir veranda inşaatından, bazen insanlığı tarif edilmez acılara sürükleyen savaşlardan yola çıkarak bakışımızın nereye odaklanması gerektiğine yönelik hatırlatmalarda bulunuyor. Gölgeler Koridoru, hakikat yolcularının kaçırmaması gereken bir roman. Âdeta karanlıkta kalan insana yolunu gösteren bir ‘altın iplik.’ Şekur, Kuran’ın ve Efendimiz’in (sav) manevi ikliminde yaşıyor. Gerek Rufai meşrebi gerekse tanıştığı ve manevi açıdan gıdalandığı farklı meşreplerdeki arifler onu hep Kuran’ın kalbine taşıyor. Gölgeler Koridoru, bir prologla açılıyor: 

‘Şayet benim kulağa tatlı gelen fısıltılarımı işitemiyorsan, o hâlde hayat öğretsin sana öğrenmen gerekenleri...’ Ve bir epilogla sonlanıyor : Bindokuzyüzdoksanlı yılların ikinci yarısında, Saraybosna’ya gidiş gelişleri, savaşın Bosna halkında açtığı derin yaralar ve acılar arasında yaşadıkları ve Şeyhinin nasıl gönlünü okuyarak ruhuna Kuran’dan ve Peygamberimizin hayatından ümit nurları düşürdüğü konu ediliyor. Şekur anahtar cümleyi burada söylüyor : ‘Marifetullaha ulaşabilmek için insanın gönlünde aşk olmalı.’

İrfanî anlatılara ihtiyacımız var

Şekur’un hikayesinin tümünü okuduktan sonra gönlüme, Yunus Emre’nin dizeleri geldi: ‘Şeriat tarikat yoldur vara, marifet hakikat andan içeru...’ Ve İbn Arabi’nin belirlemesini hatırladım: ‘Şeriat, Hakikat’in örtüsü veya perdesi değil, bizatihi kendisidir. Hakikate nüfuz edebilmek için şeriata nüfuz etmek zorunludur.’ Muhyiddin Şekur, uyanışını, kendisini Hakk’a vasıl edecek yolu buluşunu ve bu yolculuğun soluk kesici hikayesini iki kitabında anlatmayı sürdürüyor. Bu hikayenin sonu yoktur. Uğrakları, tanıdığı insanlar, ziyaret ettiği makamlar, huzuruna vardığı arifler, onlardan aldığı dersler ve katıldığı zikir meclisleri bu yolculuğunda yaşadığı hallerin yerleri. Onları o kadar samimi bir biçimde anlatıyor ki, kitabı bu yüzden hikaye mi, roman mı, menkıbe mi, anlatı mı nasıl niteleyeceğimizi şaşırıyoruz.

Bu da aslında önemini yitiriyor. Çünkü herkesin biricik olan hikayesi, yine o maceranın içeriğine ve anlatanın mizacına bağlı olarak kendine yakışan bir dili ve kurguyu üretiyor. Ama bizim modern düşünme ve edebiyat ortamımızın böylesi irfani anlatılara ihtiyacı olduğu kesin. İçimizde manevi bir rüzgar estirecek, bizdeki Hak aşkını artıracak anlatılara. Şekur’un Gölgeler Koridoru bu anlamda gerçekten defalarca okunabilecek, her okunduğunda ayrı bir neşve duyulacak bir kitap. En’am suresinden yaptığı alıntıdaki gibi, ‘O’nun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmüyor...’ alemde. Hikaye, kendi kişisel algısının ve bireysel doğasının sınırlarını taşmak isteyen ve bunu başaran bir salikin hikayesi. Şekur bütün bu kozmik hikayeyi, kendi tecrübeleri içinden anlatıyor. Özel bir kurguya ihtiyaç duymuyor. Kendi öyküsü, yine kendi tabii mecrasında seyrederken anlatılmış oluyor. Bu da ancak acı çekenlerin başkalarına yardımcı olabileceğine ilişkin kanaatimizi pekiştiriyor.

KİTAPTAN ...

‘(...) Tekrar tekkeye girdiğimde ezanın son nağmeleri duyulmaktayken camdan dışarı baktım. Gözlerim manzaraya kilitlenmişken gökte parlak bir yıldız zuhur etti. Bana öyle geliyordu ki, benimle sohbet eden bu yıldızın pırıltılarıyla ezan arasında tarif edemediğim bir rabıta vardı. Bu pasparlak yıldız, ezan hitam bulur bulmaz gözden kayboldu. Bu hadiseler, bana Ramazan ayının bitmekte olduğunu haber veriyordu. Parlayıp sönen ve titreşen bu ışıklar vesilesiyle bana, Allahu Azimüşşan, dualarımı kabul ettiği ve beni dosdoğru ve incelikli bir yoldan yürüterek maksuduma vasıl etmiş olduğunu bildiriyordu. Ramazan’ın son gecesinin aksine, Mafsad hocanın bizi ziyaret ettiği gece, gökyüzüne ta boynum ağrımaya başlayana dek ümitle baktım. Fakat hiçbirşey görmedim. Hal böyle olunca tekkeye geri dönmeye karar verdim. Ama kapıya yönelmemle birlikte ne yöne baksam karşımda yanıp sönen ateşböcekleri gördüm. Başından beri orada oldukları halde, nasıl olduysa görmemiştim onları. Ama sonra, birdenbire görüvermiştim işte. İçim hayret ve şaşkınlıkla doldu. Nasıl olurdu da bu mahlukları görmezdim. Neden gelmişlerdi? Bu sorulara cevap ararken, kendimi hâlâ aptal gibi hissediyordum. O gecenin daha erken saatlerinde, karanlıkta durup sanki galaksiler arası mesafeler görüş menzilimdeymiş gibi gözlerimi gökyüzüne dikmiştim. Oysa harikulade varlık, benim yanıbaşımdaydı. (...)’ (87-88)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page


 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı