sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2017 Pazartesi

Şerif Mardin bibliyografyası (1950-2007)

Alim ARLI, Divan Dergisi (2006/2: Yıl 11, Sayı 21)


Bu bibliyografyada, Prof. Dr. Şerif Mardin’in 1950 yılından 2007 yılına kadar akademik hayatını yansıtan tüm yayınlarının ve üniversite çalışma hayatının kronolojik/ bibliyografik bir tasnifi yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmada ilk olarak Şerif Mardin’in görev yaptığı akademik kurumlar ve çalıştığı üniversitelerin bir dökümü ortaya konulmuştur. Daha sonra tespit edebildiğimiz kadarıyla, Mardin’in siyasî hayatı, dernek faaliyetleri ve aldığı ödüller kaydedilmiştir. Üçüncü olarak Mardin’in tüm eserleri zaman dizimi sırasına göre sınıflandırılarak verilmiştir. Bu tasnifte makale, deneme, söyleşi veya kitapların ilk yayınlandığı yer temel alınmıştır. Mardin’in Türkçede basımı yapılan toplu eserlerinde yer alan çalışmalar kaynağın ilk yayınlandığı yerin hemen ardından ayraç içinde gösterilmiştir. Belirtmek gerekir ki, fazlasıyla dağınık durumda olan bu eserlerin yayınlandığı yerlerin ilk baskı yerine göre tasnifi sırasında gözden kaçmış olan yayınların bulunması muhtemeldir. Ulaşabildiğimiz bütün mülakatların künyelerini vermekle beraber, ulaşamadığımız başka söyleşiler de olabilir. Fakat bunların sayısının fazla olduğunu zannetmiyoruz. Dördüncü olarak Mardin’in Türkçeden İngilizceye ve İngilizceden Türkçeye yaptığı iki çevirinin künyesi verilmiştir. 


Son kısımda ise doğrudan yine Şerif Mardin’in çalışmaları üzerine İngilizcede ve Türkçede yayınlanmış olan makale, kitap ve tezlerin bir dökümü yapılmıştır. Burada takip edilen yöntem, Mardin’e yapılan atıflar değil, doğrudan Mardin’in çalışmalarını ele alan eserlerin tespitidir. Bibliyografyanın her bölümünde muhtemel eksiklikler sözkonusu olabilir. Fakat altı yıllık bir araştırmaya, kaynak eserlerle ikincil literatürün tespitine dayanan bu çalışmada mütekâmil bir bibliyografya oluşturmaya gayret edilmiştir. Mardin’in düşüncelerini konu alan ikincil literatürün teferruatlı bir dökümü ise tarafımızca halen çalışılmakta olup ileriki bir tarihte yayımlanacaktır. Kanaatimizce bu tür çalışmalar, fikir âlemimize mütevazı bir katkı, yapılacak eleştiri ve kritiklere doğru bir zemin sağlayacak dökümler olarak değerlendirilmelidir. Elinizdeki bibliyografyada yer alan yayınların gruplandırılmasının sonuçları şu şekildedir: 85 makale, 11 söyleşi, Forum’da çıkan 45 deneme/yazı, 18 kitap tanıtımı, 5 müstakil kitap, 5 makaleler derlemesi kitap.



Tam metin için tıklayınız.


.

.
.

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Komşu Kapısı

Galip ÇAĞ

Sonbaharın en gri günlerinden birinde bu işe kalkıştım. Uzun süredir ertelediğim hâlde yine de isteksizce geldim babamdan kalan bu eski eve. Müteahhitin son günlerdeki aramalarından bunalmıştım. Dediğine göre uzun süredir kullanmadığımız eski evimizin yerine büyük bir apartman dikmek mümkündü. Açıkçası hiç uğraşmak istemiyordum ama en azından bir gidip göreyim, diye geldim buraya kadar...

Neredeyse 20 senedir doğru dürüst gelmiyordum buralara. İstanbul ile Adapazarı arası pek uzak değil ama iş güç derken ancak bayramdan bayrama düşüyordu yolum. Babamlar yanıma geldiğinden beri artık o kadarı bile hayal olmuştu.

Evin önüne geldiğimde önce giremedim bahçesine... Sıvaları iyice dökülmüş, pencere doğramaları çürümüş, âdeta yaşlanmıştı tek katlı küçük ev. Eski usul yapılmış pencerelerin kenarlarına ben küçükken düşmeyeyim diye çakılan tahtaların çivileri hâlen duruyordu. Şaşırdım. Babam bunu anlatırken inanmamıştım nedense. Aslında o zamanlara ait anlatılan birçok hadiseye o kadar yabancıydım ki... O kadar az şey hatırlıyordum ki çocukluğuma dair.

Üç dört yaşlarındayım. O zamanlar evimiz böyle metruk değil, bakımlı ve güzel bir bahçe içinde. Her renkten gülün açtığı bir bahçe... Annemlerin her yaz bu güllerden yaptığı gül suları ve reçellerin evi saran o naif kokusu geldi birden burnuma. O yaşlarda gözüme devasa görünen bahçemizin şimdi fark ettiğim mütevazı hâlini düşününce ister istemez bir tebessüm düştü dudaklarıma...

Girişteki beş-altı basamaklı merdivene ulaşıyorum şimdi. Eski Osmanlı evlerinin cumbalarını kuşatan mahremiyet simgesi ahşap bir kafes ile kapatılan bu merdiven, evin tek girişini oluşturuyordu. Ya da ben bugüne kadar öyle zannediyordum.

Büyük ve ahşap bir kapıdan giriliyordu eve. Kocaman bir kapı tokmağı, kocaman bir kilit ve kocaman bir anahtar... Bu anahtar o kadar büyüktü ki öyle paspas altına falan konulamadığı için annem onu girişte bulunan bodrum kapısının iç kısmına asardı.

Evimize ilk girdiğinizde eskilerin sofa diye tabir ettiği bir boşlukta bulurdunuz kendinizi. Babam genelde bisikletini burada bırakır, ayakkabılarını burada çıkarır ve şimdilerde salon olarak kullanılan alanı karşılayan evimizin ilk kısmına geçerdi. Benim de hatırlayabildiğim kadarı ile çocukluğum hep burada geçti. Hemen hemen tüm oyunlarımı burada oynadım.

Evimizin tüm odaları işte bu salona açılırdı. Burası âdeta bir toplanma alanı gibiydi. Yazın serindi, kışın da sobanın kurulması ile evin en sıcak yeri. Zaten evdeki diğer odalar neden vardı, o çocuk aklımla anlayamazdım.

Dört yaşlarındayım. Annem yok evde. Benden bir yaş büyük ablam uyuyor. Yüzüm sokak kapısına dönük, oyuncaklarımla meşgulüm. Arkamdan gelen bir sesle irkiliyorum. Ses mutfaktan geliyor. Korkuyorum ama çocukça bir tavırla ilerliyorum mutfağa. Kapı deliğinden bakıyorum, içeri girmeye cesaretim yok. Gördüklerim rahatlatıyor beni. Arka evde oturan komşumuz Naciye Teyze içerideki. Girmiyorum mutfağa ve dönüyorum oyunuma, diğer yandan da düşünüyorum. "Ben evin tek girişinin hemen önünde otururken Naciye Teyze içeriye nasıl girdi ki?" Garip ama durmuyorum üzerinde.

Bu, başka anıları tetikliyor. Sanırım beş yaşındayım. Yine aynı yerdeyim, bu kez babamın bisikletinin dişlilerine nasıl olduysa parmağımı kaptırmışım. Elim kanıyor. Annem telaşlı. Evde kimse yok. Arka evdeki Naciye Teyze?ye sesleniyor. Biz kapı önündeyiz ama Naciye Teyze mutfaktan çıkageliyor. Bir yandan elim kanıyor diğer yandan kafam karışıyor. Naciye Teyze nerden giriyor ki bu eve?

Beş yaşındayım, taşınıyoruz. Bir at arabasının hiç güven vermeyen konforunda düzensiz bir sarsıntı ile uzaklaşıyoruz evimizden, annem ağlıyor. Hâlbuki sonradan taşındığımız ev çok daha konforlu diye geçiriyorum içimden ve burada kesiliyor bu eve dair görüntüler.

Şimdi otuzlu yaşlardayım ve yıkıp yenisini yaptırmak için geldiğim o eski evimizin eskiden bana devasa görünen ama aslında küçücük olan bahçesindeyim. Gördüğüm her nesne bir paslı kilidi açıyor zihnimin yıllardır açılmayan kapılarında. Ne de olsa beş yaşında ayrılmıştım buradan. Sadece sıklıkla vakit geçirdiğim sokağı hatırlıyorum. Bahçe bana yasak o yaşlarda, çünkü sürekli bir şeyler ekiliyor şuncacık yere: domates, biber, mısır... Ama artık bahçe bana serbest. Arka bahçeye geçiyorum. Metruk, bakımsız, çatlak toprak teniyle eski bahçemizin her köşesinde bir anı gömülü sanki. Kazıp çıkarmak isteği yok toprağın altında kalanları, ancak üzerindekileri görmemek de mümkün değil.

Bahçenin hemen her köşesini adım adım geziyorum. Her şeyi hatırlıyorum gördükçe. Bahçedeki incir ağacını, eski tulumbayı, Naciye Teyzelerin evi ile bizim evi ayıran duvarı... Şimdi bu duvarın dibine, yakın zamanda eskiyen çatının yıkılmasını engellemek için sökülen kiremitler dizilmiş. Duvar pek gözükmüyor. Ama bir saniye! Naciye Teyzelerin duvarında sonradan kapatıldığı belli olan bir giriş var. "Allah Allah" der gibi sallıyorum kafamı kendi kendime. İnceliyorum dikkatlice, evet evet bu bir kapı. Daha önce fark etmediğim bir giriş. Garip. Biz taşındıktan sonra yapıldı herhâlde diye geçiriyorum içimden. Ya da sürekli ekili olan bahçemizdeki mısırların arasından bu kapı göze çarpmıyordu. Kaldı ki beş yaşına kadar bu bahçeye geçişim sayılı. Gördüysem bile hatırlamamam normal diyorum kendi kendime.

Üzerinde çok durmadan evimizin arka kısmına dönüyorum yüzümü. Garip, mutfak camının hemen altında da bir giriş var. O da derme çatma bir usulle kapatılmış. İyice yaklaşıyorum, dokunuyorum hatta. Evet, bu da bir giriş... İyice meraklanıyorum. Acaba bunu da bizim eski kiracılar mı yapmıştı, bahçeye rahat çıkabilmek için? Sonra mutfağı hatırlıyorum hayal meyal. Ninem vaktinin büyük kısmını burada geçirir, babamın yaptığı sedirde sabahtan akşama kadar sessizce çektiği tespihinin hafif şakırtısıyla birlikte bir şeyler mırıldanırdı. Ninemin bu hâli hep garibime giderdi. Ama bir şey de soramazdık, zira çok konuşmazdı. Hep çileli, sıkıntılı bir yüzü vardı. Ne ablam ne de ben sevmezdik mutfakta olmayı bu yüzden. Ama duvardaki geyik motifli halıyı hiç unutmam, çünkü o geyik beni ürkütürdü, annem "Yemeğini çabuk ye, yoksa seni o geyiğe veririm." derdi, korkardım. Komik...

- Hayırdır evlat?

Belli etmemeye çalışsam da irkilmemi saklayamayarak döndüm. Yan komşumuz Fahrettin Amcaydı seslenen. Aman Allah?ım, ne kadar yaşlanmış! Tabi ya, yirmi senedir hiç görmemiştim. İlk anda onun da beni tanımadığını düşündüm.

- Hayır, hayır, Fahrettin Amca, bakınıyorum öyle, nasılsın, ne var ne yok? Tanıdın mı beni? Elektrikçi Macit?in oğlu ben.

Bunları söylerken kulaklarının artık iyi duymadığını düşündüğümden bağırmış olmalıyım ki Fahrettin Amca eski aksiliği ile tersliyor önce:

- Bağırma, sağır değilim!

Bunu söylüyor ve bekle der gibi bir işaret yaptıktan sonra kendi bahçesinden bizim evin bahçesine doğru yavaşça yürüyor. Birkaç dakika sonra yanıma geliyor. Konuşmuyoruz bir süre. Sonra yeni fark ettiğim Naciye Teyzelerin duvarındaki kapıya doğru ilerliyor. Dokunuyor sonradan örülen tuğlalara. Bana doğru dönmeden:

- Hatırlamazsın sen bu kapıyı, diye söyleniyor kendi kendine.

Şaşırmıştım çünkü gerçekten de hatırlamıyordum bu kapıyı.

- Yaaa, bu kapılar ne zamandan beri var Fahrettin Amca, diyorum, O önce bir iç çekiyor, ellerini artık bükülmüş belinde birleştiriyor ve başlıyor anlatmaya:

- Bu kapılar elli senedir burada evladım, tam elli senedir... Dedenlerle Makedonya?dan geldiğimiz ilk zamanlarda hemen ev yapamadık bütün ailelere. Bir ev yaptık, beş aile burada oturduk. Sonra ona bitişik bir ev yaptık. Ailelerden biri buraya ayrıldı. Sonra onları diğerleri izledi. Böyle böyle herkes ev sahibi oldu. Ama birbirimizden hiç kopamadık. Bitişiğe ev yapan herkes diğer evin bahçesine bir kapı açtı. Böylece herkesin evi herkese açık oldu. Sonra bu kapılara komşu kapısı demeye başladık. Bazen bir mahalleden başka bir tanesine sokağa hiç çıkmadan gidebiliyorduk. Bana bir şey lazım olduğunda o kapılardan diğer bahçelere geçip alabiliyorduk. Çünkü herkes birbirini tanıyordu, çünkü herkes birbirine güveniyordu. Sonra büyüdük. Kalabalıklaştık. Bu kapılar yavaş yavaş kapanmaya başladı. Çok kişi hatırlamaz bile!

Sustum, bir şey söyleyemedim. Sadece kapılara baktım. Kapılara örülen tuğlalara bir kez daha dokundum. Bu tuğlaların kalplere örüldüğünü düşündüm. Sonra zamanın bizlere neleri unutturduğunu fark ettim. Üzüldüm, hüzünlendim. Bu evi yıkacağımı düşündüm. Buraya gelirken yaptıracağım evi planladım kafamda. Şimdi anlamsız bir suçluluk hissi dolmuştu gönlüme. Bir evden fazlasını yıkacakmışım gibi hissettim.


Fahrettin Amca ile vedalaşıp evin o eski demir kapısından çıktım, yine zorlukla kapatabildim paslı kapıyı. Çocukluğumun geçtiği sokağın sonuna ancak gelebilmiştim ki birden bire durdum. Kafamı hafifçe sağa sola sallayıp güldüm. Çünkü Naciye Teyze?nin çocukluğumda ben görmeden mutfağa nasıl geçebildiğinin sırını da çözmüştüm. Bir de duvardaki geyikli halıyı. Meğerse o geyik nasıl bir muhabbet kapısının bekçisiymiş de biz fark edememişiz.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Saatleri Ayarlamak


Dr. Ahmet ERTUĞRUL

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı eserinde, Nuri Efendi adlı bir saatçiden söz ederken şöyle der: "İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!" Saat hakkındaki düşünceleri bazan daha derinleşirdi: "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!" (Tanpınar 1987:29)


Saatin insan hayatının tanzimindeki rolü gerçekten de inkar edilemez. Bu yönden bakılırsa kültürel kimliğimizi, davranış ve hayat tarzımızı bize biçilen saatlere göre ortaya koyma mecburiyetindeyiz. Greenwich parkında, bugün müze olan eski gözlemevinin belki de hayatımızda birçok değeri tanzim etmek gibi bir rolü var. Boylamların başlangıç noktası saatlerimizin de ayarını belirlemektedir...



Aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Berna Moran'ın da haklı olarak belirttiği gibi, "iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını alaya alan eleştirel bir romandır."(Moran 1983: 252)



XVII. yüzyılda sarkaçlı mekanik saatlerin hayatımıza girmesi ve üstelik kısa zamanda bu saatlerin camilere de yerleştirilmesi, Batılı yazarlar tarafından "sessiz bir devrim" (Kurz 2005:73) olarak değerlendirilmiştir. 



Mekanik saatler, günbatımından günbatımına iki kez on iki saat olarak ayarlanan ve her gün ayarlanan alaturka saatler olarak hayatımızda yer alan saatleri silip atmış ve artık günü yekpare yirmi dört saat olarak düzenlemiştir. Bundan sonra Osmanlı, İran, Hint ve diğer Müslüman toplumlarda Batı'da imal edilen saatler hızla yayılmıştır. Batılı elçiler, Osmanlı sarayına Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren birbirinden farklı ve göz alıcı hediye saatler taşımışlardır. Bu saatler birbirinden farklı renk, şekil ve düzenlere sahipti. Saat başı müzik çalanlar ve müzikle birlikte saatten çıkan kuklaların çeşitli gösterilerde bulunduğu saatler, herkesin ilgisini çekiyordu. Ancak evlerdeki ve camilerdeki bazı saatlerin çan sesi, Osmanlı insanına azap vermiştir. Nitekim XVII. yüzyıl Divan şairi Sâbit, bu hâli şöyle ifade etmiştir :



Dâr-ı İslâmda sâ‘at başına etmededir
Çan çalıp nice müselmânı mu‘azzeb sâ‘at 
(Sâbit 1991:366)



Ondokuzuncu yüzyılda da Dolmabahçe Sarayına Müslüman bir ülkede inşa edilen ilk meydan saati dikilmiş ve bu meydan saati mimarîsi geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. 



***



Toplumumuzda XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan ve gitgide hızlanan kültür değişmeleri, ortaya "kendisi olmayan" fakat "başkasına da uymayan" bir yeni tip çıkarmıştır. Bu yeni tip, öncelikle gündelik hayatın değişmesiyle adeta arada büyük saat farkı bulunan farklı bir coğrafyaya giden birinin şaşkınlığını yaşadı. Gündelik hayatın tanzimini saatler düzenlediği için alışkanlıkların terki ve yeni tarzların benimsenmesi de saatlerin zorlamasıyla gerçekleşti. 



Ahmet Hâşim, "Müslüman Saati" adlı denemesinde bu yeni hayatın hercümercini derinden duyarak anlatır : "İstanbul'u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu."(Hâşim 1981 :102) Hâşim ayrıca eskiden kendimize göre günlerimiz ve saatlerimizin varlığını da belirtir. "Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi." Işıkla müsâvi, ışığa ayarlı ve ışık dolu günler... Pratik, basit, yorucu olmayan ve "geceleri dinlenmemiz için yaratılan" bir zaman tasavvuru... Bu zaman birçok mukaddesi de içinde saklayan bir zamandı. Doğumlar, ölümler, evlilikler, törenler hep bu zamana bağlıydı. Hâşim, eski saatlerin hayatımızdan çekilmesini derinden farketmiştir : "Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. (...) Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" meydana getirdi. Bu, müslümanın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve sonu gelmez günüydü."(Hâşim 1981: 103)



Ahmet Hâşim'in, saatlerin hayatımıza müdahalesiyle ilgili örneklerinden en dikkkat çekici olanı "fecir saati" ile ilgili olanıdır. Eskiden rüyasız uykunun sonu ve yıkanma, ibadet etme, neşe ve ümit başlangıcı olan fecir, artık hayatımızda başka bir hale girdi. "Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz."(Hâşim 1981: 104)



Hayatımızın tanzimini doğrudan etkileyen zamanın cetveli, yani takvim, toplumların yönlendirilmesinde büyük rol oynamaktadır. Nitekim her toplum kendi hayat tarzına ve günlük hayatına göre şekillenmiş bir zaman anlayışına sahiptir. İslam bilginlerinden Takiyüddin'in 1563'te namaz saatlerini gösteren bir saat yapmakla görevlendirilmesi, İslâm toplumunda zamanın namaz vakitlerine göre düzenlenmiş olduğunun da bir göstergesidir (Kurz 2005: 46). 



Yaşadığımız yeni milenyumun da bu anlamda "küreselleştirilen dünya"yı tek bir zamana doğru götürdüğüne şahit oluyoruz. Ne gariptir ki hiç kimse çıkıp da "herkesin milenyumu kendine" dememekte ve dünyadaki farklı dinler, kültürler, milletler aynı heyecanla tek boyutlu ve "yönlendirilmiş" bir zaman anlayışına teslim olmaktadırlar. Oysa "zaman" kavramı, dinlere, kültürlere ve ırklara göre değişmektedir. 



Milâdî takvimden önce, Batı dünyasında Roma'nın kuruluşu tarihini esas alan Roma takvimi kullanılmaktaydı. Bu takvim Hz. İsa'nın doğumundan yaklaşık yedibuçuk asır önceye dayanıyordu. Roma takviminin 1285. ve Hz. İsa'nın doğumunun 532. yılında, Diyonisyos Eksigos adlı papaz ruhanî meclise Hz. İsa'nın doğumunu başlangıç olarak kabul eden bir takvim önermiştir. Bu önerinin uygun görülmesiyle Roma'nın kuruluş tarihinin 754. yılı, Hz. İsa'nın doğum yılıyla birleştirilerek Milâdî takvim tespit edilmiştir. Bu takvim, Papa XIII. Gregor tarafından geliştirilerek 1582 yılından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. İşte bizim de tâbi olduğumuz yeni milenyumun takvimi de budur. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, her kültürün, dinin ve milletin kendi kabullerine ve tarihî olaylarının önemine göre bir "takvimi" vardır. 



Musevîler, M.Ö. 7. yüzyılı, 3761 tarihi olarak kabul etmektedirler. Bu durumda 2000 yılının Musevî takvimindeki karşılığı 5760 yılıdır. Budistler, Buda'nın ölüm tarihi kabul ettikleri M.Ö. 543 yılını tarihin başlangıcı kabul etmektedirler. Buna göre 2000 yılının Budist takvimindeki karşılığı 2543 yılıdır. İslam âleminin takvimi olan Hicrî takvim, Hz. Ali'nin hilafeti sırasında uygulanmaya başlanmıştır. Hicrî takvimde, Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicret ettiği milâdî 16 Temmuz 622 tarihi başlangıç olarak kabul edilmektedir. Milâdî 2000 yılı, Hicrî takvime göre 1420 tarihine karşılıktır. 



Bütün bunların dışında, Uzakdoğu, Eski Yunan, Çin ve Hindistan'da da farklı takvimler mevcuttur. Bu takvimlerin hepsinde de dinlerin, kültürlerin ve milletlerin zaman anlayışları sergilenmektedir. O halde "herkesin milenyumu kendine" sözü, kültürel kimliklerin varlığını ve önemini de işaret etmektedir. Saatlere teslim olmak ve saatlerin bizi çekip çevirdiği çerçevede yaşamak, hürriyetimizi kendi elimizle sınırlamaktan başka bir şey değildir. Resmî takvimler ne olursa olsun, günümüzü ve saatlerimizi tanzim etmek bizim işimiz. Eskiler "yatsı" ifadesiyle aynı zamanda yatma vaktini de kastetmişlerdir. 



Öyle ya, "geceler istirahatimiz için yaratılmış" bir siyah örtü değil midir? 




KAYNAKLAR
Ahmet Hâşim, Bize Göre, Kültür Bak. Yay. Ank. 1981
Cogito, Takvim : Zamanın Haritası, Yapı Kredi Yay., sayı : 22, Bahar 2000
Kurz, Otto (2005), Sultan İçin Bir Saat, çev. Ali Özdamar, Kitap Yay.
Moran, Berna (1983), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yay., İst. 
Sâbit (1991), Divân, Haz: Turgut Karacan, Sivas.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1987), Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yay. 



10 Eylül 2014 Çarşamba

Fatih Harbiye Romanı'na Edebiyat Sosyolojisi Açısından Bakış

İbrahim Tosun, Tunceli Üniversitesi
Ali Koç, Yüzüncü Yıl Üniversitesi 


Özet
Fatih Harbiye romanı XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında,
Türk toplum hayatında meydana gelen değişmeler ve bu değişmelerin
bireyler üzerindeki etkileri üzerine kurulmuştur. Aynı zamanda, tam bir şark kültürüyle büyümüşlerin garba yönelişleriyle yaşadıkları sosyal ve psikolojik iç çatışmalar da romanda ele alınmaktadır. Doğu-Batı ekseninde keskinleşen kültürel çatışma, romanda mekân, kişi ve eşyalar üzerinden yoğun bir şekilde yansıtılarak toplumsal hayatın yönlendiricisi olmuş ve bireysel bunalımların temeline oturtulmuştur. Bu nedenle, edebiyat sosyolojisi açısından incelenmeye değer olan bu eserde, dönemin pek çok sosyal ve bireysel probleminin temelindeki nedenler, karakter, mekân ve eşyalar üzerinden yorumlanarak yakalanabilmektedir. Bu yazı, Fatih Harbiye romanındaki tersinden oryantalist bakışı sosyolojik bir yaklaşımla tipler, mekânlar ve
kullandıkları eşyalar bağlamında değerlendirmektedir.


Giriş
Peyami Safa’nın olgunluk döneminde yazdığı ve en önemli
eserlerinden biri olan 1932 yılında basılan Fatih Harbiye romanı edebiyat
sosyolojisi bağlamında incelenmeye en uygun metinlerdendir. Bu yazı,
Peyami Safa’nın Fatih Harbiye romanını edebiyat sosyolojisi açısından ele
almaktadır. Bunun için de önce Peyami Safa’yı ve onun Fatih Harbiye adlı
eserini kısaca tanıtmak, edebiyat ile sosyoloji arasındaki ilişkiyi ve edebiyat
sosyolojisi kavramını biraz irdelemek, bir edebi eserin neden edebiyat
sosyolojisi açısından incelenmesi gerektiğine değinmek gerekmektedir.

Şair İsmail Safa'nın oğlu olan Peyami Safa, daha iki yaşındayken
babasını kaybetmiş; uzun süren bir hastalık dönemi geçirdiği için
ilkokuldan sonra düzenli bir eğitim görmemiş ve bütün yaşamı boyunca
sürekli kendi kendisini yetiştirmeye çabalamıştır. On üç yaşında çalışmaya
başlamış; on dokuz yaşında gazetecilik mesleğine atılmış; sayısız makale ve
fıkra yayınlamıştır. Para kazanmak kaygısıyla yazdığı romanlarda "Server
Bedi" imzasını kullanırken gerçek adıyla yazdığı romanlarında çok yönlü
kişiliğini yansıtmayı başarmıştır. Kendisini iyi yetiştirmiş olan yazar, geniş
kültürü ve güçlü sezgilerini ağırlıklı bir şekilde duygu ve düşünce
planındaki araştırmalarında dile getirmiştir. Bu tür yazılarında, Türkiye'nin
geçirdiği kültür ve medeniyet değişiminin toplum hayatına etkilerini, bu
değişimin psikolojik ve sosyal sonuçlarını, doğurduğu buhranları,
toplumsal çatışma ve uzlaşmaları ele almış, tahlilci ve tenkitçi bir bakış
açısı kullanmıştır.

...

Fatih Harbiye Romanı
Bu roman Peyami Safa'yı kendi sanat dünyasının zirvesine yükselten
eserlerden biridir. Peyami Safa'nın olgunluk çağında yazdığı bu eser Tük -
İslam çizgisinin Osmanlı sahasında meydana getirdiği medeniyetten
uzaklaşıp Batıya yönelişin toplum ve aile üzerindeki tesirlerini
işlemektedir. Batılılaşma hareketinin önceleri semtlerde çok hızlı
yerleştiğini, fakat bazı semtlerin kendi geleneklerini daha fazla muhafaza
ettiğini ve İstanbul'un bir yamalı bohça manzarasına büründüğünü
anlatmaktadır. Batılılaşma cereyanının büyük bir gayretle eski medeniyete
bağlı olan İstanbul semtlerini hırpaladığını ortaya koyan Roman,
medeniyetler arasındaki çatışmanın ailelere kadar girerek babayı aynı
dünyada bırakıp çocuğunu Batıya doğru çektiğini göstermektedir.

...

Edebiyat-Sosyoloji İlişkisi ve Edebiyat Sosyolojisi 
Edebiyat ve sosyolojinin ortak kaynakları toplum ve toplumsal
kurallardır; çünkü, edebiyatın ve sosyolojinin temelinde insan yatar; bu
nedenle, her ikisi karşılıklı etkileşim içindedirler. İkisinin de tanımı
yapılacak olursa sosyoloji, grup halindeki insanların etkileşimlerinin
incelenmesidir; edebiyat ise bu etkileşimin hayali betimlemesinden başka
bir şey değildir. Alver Köksal, “Edebiyat toplumdaki muhtemel insan eyleminin
hayal gücüyle bilinçli bir şekilde araştırılmasıdır” derken aslında edebiyat ve
sosyoloji arasındaki ilişkiyi de çok net ortaya koymaktadır.

...

Makalenin tamamı için tıklayınız.

1 Mayıs 2014 Perşembe

Osmanlı İşçi Sınıfı ve İşçi Hareketleri

II. ABDÜLHAMİT, İTTİHAT VE TERAKKİ VE OSMANLI İŞÇİ SINIFI
 Yıldırım Koç - Bilim ve Ütopya Dergisi 2013
 Osmanlı İşçi Sınıfı ve Siyasal Gelişmeler
 19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyılın ilk 18 yılını kapsayan yaklaşık yarım yüzyıllık dönemde Osmanlı işçi sınıfı birçok açıdan çok zayıftı ve 1908-1913 döneminde önemli bazı eylem ve örgütlenmeler olsa da, Türkiye işçi sınıfına önemli bir örgütlülük ve mücadele mirası bırakmadı. Bu zayıflık nedeniyle, Osmanlı işçi sınıfının Türkiye’nin milli demokratik devriminin önemli ilk adımları olan 1876 ve 1908 mücadelelerinde bağımsız bir güç olarak hiçbir önemli katkısı bulunmadı.
 Bu dönemde Osmanlı işçi sınıfının zayıflığının nedenleri şu şekilde özetlenebilir:
 Osmanlı ülkesindeki halkın işgücünü satarak elde ettiği ücret geliriyle yaşamını sürdüren kesimi, küçük bir azınlık oluşturuyordu. Ücret karşılığında çalışanların büyük çoğunluğu, nakit gereksinimlerini karşılayabilmek amacıyla geçici sürelerle işçilik yapan mülksüzleşmemiş köylülerdi.
 Ülke geniş, nüfus azdı. Tarım teknolojisi geriydi. İnsanların toprak sahibi olması ve bir çift öküzle ve karasabanla tarımsal faaliyet sürdürerek geçimini sağlayabilmesi olanaklıydı.
 Nüfusun ve ücretli olarak çalışmaya mecbur olanların azlığı nedeniyle, özellikle madenlerde ve yol yapımında zorla çalıştırma uygulaması (“mükellefiyet”) vardı. Bu şekilde işçilik yapanlar kendilerini işçi olarak bile kabul etmiyordu.
 Osmanlı sanayi, özellikle 1838 Baltalimanı Anlaşması ve sonrasındaki ticaret anlaşmaları sonucunda büyük bir darbe yemişti.
 Ücretlilerin çalıştığı işyerleri küçüktü. Bu işletmelerin sahipleri, Marx’ın “Kleinmeister” olarak nitelendirdiği, patronlaşamamış işverenlerdi. Bu işyerlerinde basit yeniden üretim sürdürülüyordu. İşveren de az sayıdaki işçiyle birlikte üretimde çalışıyor ve bir sermaye artırımına (genişletilmiş yeniden üretime) gidemiyordu. Bu işyerlerinde sınıf kimliğinin ve mücadelesinin gelişimi mümkün değildi.
 Kamu kesiminde “memur” statüsünde çalıştırılanlar bazı haklara sahipti; ancak belirli bir eğitimden geçmiş bu kesim kendisini “amele”den farklı ve üstün görüyordu. İşçi sınıfındaki bu bölünme, sınıf mücadelesini daha da zayıflatıyordu.
…

OSMANLI DEVLETİNDE İŞÇİLER VE İSÇİ HAREKETLERİ (1876-1914)
 Doktora Tezi – 2004 – Süleyman Demirel Üniversitesi
Cevdet KIRPIK

28 Mart 2014 Cuma

Demokrasi üzerine aykırı sorular, garabet oluşumlar

Türkiye model ülke olma sıfatını hızla kaybediyor, ama tüm bilginlerin kafa kafaya verse anlamakta zorluk çekecekleri laboratuvar bir ülke konumunda. Küresel ve yerel, bölgesel ve tarihsel, dini ve dünyevi birbirinden farklı ve karmaşık dinamikler hep birden sanki Türkiye’de tezahür ediyor. Birçok emsalsiz deneyimin yer aldığı ama aynı zamanda tasviri mümkün olmayan garabetlerin, tuhaf oluşumların, vahim siyasi tepkilerin ortaya çıktığı tarihsel ve siyasi bir dönemden geçiyoruz. Günlük yaşantılarımıza kadar bizi yıkıcı enerji sarmalına alan, güvenliğinden giderek kuşku duyduğumuz toplumsal bir laboratuvar içindeyiz.
Evet her geçen gün AKP iktidarı kaybediyor, ama kaybeden sadece siyasi bir partiden ibaret değil, beraberinde liderin ve siyasal İslam’ın zafiyetleri ortaya çıkıyor, Müslümanlar lekeleniyor,  bürokratlar değersizleştiriliyor, memurlar sürülüyor, Kürt barışı kavgada tutsak edilmek isteniyor, Alevi mahalleleri polis zulmüne maruz kalıyor, gazeteciler susturuluyor, hukuk kurumları itibarsızlaştırılıyor, devlet geleneği çözülüyor, yatırımlar duruyor, ekonomi inişe geçiyor. Türkiye kaybediyor. Ama iyi günlerin geride kaldığını kabullenmekte zorlanıyoruz. Henüz şuurları eski tren raylarına kilitli kalmış bir istikamette yol alan, ayrıcalıklı konumlarını ya da umutlarını kaybetmek istemeyen, içeride cemaat, dışarıda komplolar olmasa, her şeyin güllük gülistanlık olacağını, bıraktığımız yerden demokratikleşmeye, toplumsal barışa doğru yol alabileceğimizi düşünmek isteyen birçok kişi var. Ama ne yazık ki bu böyle değil. Tarih düz bir çizgide, tren raylarında kayıp gitmiyor. Farklı bir güzergâha girildi bile. Edinilmiş kazanımlar bir bir yok olmakta.
Nerede, neden ve nasıl kaybediyoruz?. İçinde bulunduğumuz durumu farklı odak noktalarından, modern çağın garabet gelişimleri ve demokrasilerin karşı karşıya kaldığı aykırı soruların ışığında değerlendirmeyi deneyelim.
Bilgi çağı ve fitne
Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya, bir yandan devlet sırlarının, öte yandan kişisel mahremiyetin üzerindeki perdenin kalktığına şahit olmakta. Wikileaks skandalıyla birlikte küresel düzlemde devlet sırlarının çözülebileceğini gördük, Amerikan diplomasinin bilmediğimiz yönlerini öğrendik. Bilgi çağında medyanın bilgi verme yükümlülüğü artıyor, hakikat ve haber, sır ve mahremiyet arasındaki duvarlar kalkıyor. Yeni bilgi çağı ve iletişim teknolojileri kişileri, haneleri ve devletleri gözaltına alabiliyor, dinliyor, kaydediyor, dosyalıyor, verileri dolaşıma sokabiliyor.
Sırlar muhafaza edilemeden nasıl bir devlet yönetimi olacak? Mahrem alanın kalmadığı bir toplumda nasıl kişisel özgürlüklerden söz edebiliriz? Bu sorular ileri demokratik toplumların gündemine giriyor.  Ama sonuç olarak, bilgi çağının olanakları ve vatandaşların bilgilenme hakkı ve arzusu, özel mahremiyet ve devlet sırrının kilidini kırıyor, saydamlık çemberinin içine sokuyor ve kişi hakları ile kamu yararı arasında yeni ayarları zorunlu kılıyor.
Türkiye’de ortaya çıkan yolsuzluk skandallarını bilgi verme yükümlülüğünün izdüşümünde değerlendirebiliriz. Ancak eşzamanlı olarak Müslümanlar arasında bir fitne ortaya çıkması, farklı bir garabete neden oluyor. Masumiyetini ispatlamaya girişenler ile iftiralara maruz kaldığını söyleyenler arasında bir ölüm-kalım savaşı post modern iletişim çağının metotlarıyla yapılıyor.
Ama her ne kadar maddi deliller ve veriler ortaya çıkarsa çıksın, ortak bir gerçeklik algısına ulaşmanın yolu bulunamıyor. Bu bilgiler gerçeklik konusunda mutabakat sağlama bir yana, iki hakikat rejimi arasında çatışma konusu oluyor ve siyasi kutuplaşmanın bir parçası hâline geliveriyor. Bilgilenme ile demokrasi, haber ile hakikat arasındaki ilişki sanıldığı kadar kolay ihsas edilemiyor, saydamlık yoluyla gerçekliğe ulaşacağımızı sandığımız anda hakikate gölge düşüyor, düşürülüyor.
Aykırı soru: Bilgi çağında Müslümanlar arasında seyreden bu fitneye karşı demokrasi bir hakikat ve hukuk rejimi olarak kendini yeniden tesis edebilecek mi?
Sultan ve Çar
İktidarın kişiselleştiği birçok aydın ve yazarın ortak teşhisi. AKP’ye yakın duran aydınlardan en sert muhaliflerine kadar herkes AKP iktidarının Erdoğan’ın kişiliğine endekslendiğini ve otoriterleştiğini vurguluyor. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye giderek Avrupa ülkeleriyle arasına mesafe koyuyor, yükselen ülkeler ile benzerlikler gösteriyor. Dikey kentler, rant ve tüketim ekonomisi, güçlü liderler, keyfi kullanılan kaynaklar ve muhalefete tahammülsüzlük yükselen ülkelerin ortak yönetim özellikleri. Bu ülkeler kıta Avrupası demokrasi modellerinden çok uzak bir güzergâh sergiliyorlar.
Batı Avrupa liderleri giderek güçlü, hatta karizmatik lider tiplerinden uzaklaşarak, daha az erkek egemen, daha mülayim kişilikleriyle ülkelerinin yönetimindeler. Buna karşın ataerkil, pederşahi ya da maço erkek vasıflarıyla iktidar gücünün pekiştirildiği lider modelleri dünya sahnesine çıkıyor. Dünya medyası Erdoğan’ı demokrat olmadığı ölçüde Osmanlı Sultanlarına, Putin’i de umursamaz zalimliğiyle Rus Çarlarına benzetiyor. Bu liderler imparatorluk geçmişini bilinçaltında canlandırıyorlar.  Ama aynı zamanda popülist lider kültünü teşhir ediyorlar. Ancak iki liderin özdeş olduğunu söyleyemeyiz. Vahşi bir doğada, at üstünde üstü çıplak savaşçı gövdesini sergileyen Putin ile hasımlarıyla halk mitinglerinde savaşan Erdoğan’ın “erkek adam” ve güçlü lider görünümleri aynı kültürel havzadan soluklanmıyor.
Otoriterleştiğini ifade etmek için birçok gözlemcinin dile getirdiği Erdoğan’ın Putinleştiğiteşhisi yetersiz, hatta yanıltıcı. Putin’den farklı olarak Erdoğan vaatleri olan, sözü olan bir lider. Erdoğan birçoklarının gözünde 21′inci Yüzyıl’ın en önemli liderlerinden biri olacak iken, Arap sokağından İslamcı reformistlere, İsrail’deki muhalefet aydınlarından Türkiye’deki azınlıklara kadar farklı gönüllere girmişken, umut olmuşken kaybediyor.  Sultan Çar karşısında geriliyor.  O kaybediyor, sıradan bir despot olan Putin, dünya üzerindeki nüfuzunu gasp yoluyla arttırıyor. Kırım bunun son örneği. Ama hem Osmanlı geçmişiyle bağları hem de Avrupa nedeniyle çok önemli bir örnek.
Avrupa modernlik tarihinin üç medeniyet halkası etrafında şekillendiğini ileri sürebiliriz. Gerard Delanty Avrupa’yı sadece Hristiyan Batı’nın değil, aynı zamanda Slav Bizans ve Müslüman Osmanlı’nın tarihsel miraslarının belirlediğini söyler. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Doğu Avrupa yeniden Avrupa’nın oluşumunda devreye girdi. Ama Osmanlı mirası dışarıda kaldı. Türkiye’nin Avrupa adaylığı bu mirası canlandıramadı. Tersine, Avrupa istemeyerek de olsa Ortodoks Rus tarihsel mirasının nüfuzuna giriyor, ama Avrupa içerisindeki Osmanlı İslam etkisi uzaklaşıyor, değersizleşiyor. Bunun tek sorumlusu ve kaybedeni tabii ki Türkiye değil. Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye ile tarihsel randevularını isteyerek, bilerek kaçırdılar.
Ama sonuç olarak Türkiye kaybediyor.  Avrupa siyaseti rafa kaldırıldı, neo Osmanlı vizyonu Avrupa baharıyla yeni bir ivme kazanacak iken Suriye’de batağa battı, Mısır’da askeri darbe sonucu geri tepti. Türkiye’nin siyasi vizyonu, Ortadoğu’da askeri vesayete karşı çıkmasına, haktan ve halktan yana olmasına rağmen kaybetti. Doğruları savunmak, kazanmak için her zaman yeterli olmuyor. Nedenleri çok yönlü, çok aktörlü.  Ancak AKP iktidarı, soğukkanlı bir durum analizi yapamadı. Diplomasi birikimini, tarih bilgisini kullanacak yerde, komplo teorilerine sarılıyor. Lider ve çevresi, haklılıklarından şüphe etmedikleri için, her türlü garabeti kendilerine karşı ihanet ve kumpas olarak okuyorlar. Güçlü lider sendromu “tek aktör patolojisine” dönüşüyor. Ne var ki komplo senaryoları yazmaya başlamak, güçsüzlüğün itirafı anlamına gelir. Tarihin aktörü olamadığınızı itiraf ediyorsanız, başkaları sizin yerinize tarihinizi yazıyor demektir.
Sadece siyasal vizyonuyla değil, işadamlarıyla, kültürel sermayesiyle, dizi filmleri, festivalleri, okullarıyla küresel aktör olma iddiası taşıyan AKP’li Türkiye, tek aktör patolojisinin pençesinde, “zayıf tarihsellik” sarmalına yeniden düşüyor.
İktidarın kişiselleşmesi garabet bir gelişim. Demokrasi için aykırı soru:Putin neden kazanmaya devam ediyor? 
 Müslüman vatandaş, asker devlet ve liberal yanılgı
Diğer bir ortak teşhis Müslümanların yeniden mağdur durumda kalmaktan endişe ettikleri, bunun için de AKP’ye daha bir sıkı sıkıya sarıldıkları görüşü. Erdoğan’ın toplumsal dinamikleri temsil ettiğine inanan aydınlar, halk gücünün arkasında olduğuna, Müslüman vatandaşın desteğini gösteriyorlar. Öte yandan, AKP’li olmayan aydınlar da Müslüman vatandaşın zihinsel dünyasına, tedirginliklerine dikkat çekiyorlar. Nitekim AKP’li Müslümanlar on yılı aşkın bir iktidar sonrasında mazlum kimliğiyle konuşmaktan imtina etmedikleri gibi, eski günlere dönmekten, yani yeniden kendilerini yetim konumunda bulmaktan, devletsiz kalmaktan korktuklarını ifade ediyorlar. Dahası, iyi günlerinde hayran oldukları Erdoğan’a  bugün kötü günlerinde daha bir sıkı sarılıyorlar. Çocuklarını cemaatin okullarına gönderen kentli, iyi okumuş, hâli vakti yerinde bir genç eskiden Erdoğan ile “gönül bağım vardı”, bugün ise “öl dese ölürüm” diyebiliyor. Kutsalına dokunulmuşçasına bir tepki veriyor. Gündelik hayatı Twitter’da geçen biri Twitter kapatılsa bile bu işte bir hayır arıyor, ileri sürülen sebepleri, kılıfına uydurmaları, “hile-i şer’iye”  diyerek, sorgusuz kabulleniyor.
Dindarlar nasıl bu yolsuzlukları içlerine sindiriyorlar, İslamcılar neden AKP’nin bu gidişine dur demiyor, sorusuna İslami kesimin önemli aydınlarından eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu Müslümanların güce ve paraya yenik düştüğünü, manevi dünyalarının içinin boşaldığını, vicdanlarının sesini dinleyemediklerini söylüyor. “İslamcılarda güçle ilgili bir özlem, istek var çünkü. ‘Hakim olalım ve ne olursa olsun gücü kaybetmeyelim’ anlayışı var. Muhalefete düşmeyi büyük bir yıkım olarak görüyorlar. Bu, İslamcılığın ana problemlerinden biri…  ‘Yenildik ve yenmeliyiz’ diyorlar. Bu kadar basit görüyorlar. Patoloji burada başlıyor” diyor . (Tuğba Tekerek söyleşisi, Taraf gazetesi, 17 mart 2014).
Sorun tam da burada, Müslümanların devlet ile ilişkisinde yatıyor.
Siyasal İslam’ın devlet ile imtihanı üzerine düşünürken İran modeli hatırlatılabilir. 1980′li yıllarda şekillenen siyasal İslam hareketleri seküler devlet karşıtlığı üzerinden toplumsal tasavvurlarını tanımlamıştı. Nitekim İran’da 1979 yılında devrim yoluyla iktidara gelen siyasal İslam, dini ilkelere dayalı bir hükümet modeli inşa etmiştir. Ayetullah Humeyni,  Şia geleneği içindeki “beklenen İmam” yeniden ortaya çıkıncaya kadar ümmetin hükümetsiz kalmaması için “velayeti fakih” olarak nitelenen siyasi bir yönetim modeli ortaya koyar. İran İslam Cumhuriyeti “fakih”in önderliğinde devrimin sürekliliğini sağlayacak, anayasada görevleri belirlenmiş bir dini liderlik kurumunu en üst makam olarak belirlemiştir. Seçilmişlerin ağırlığını koyamadıkları bir yönetim biçimi. Bugün İran’da demokrasi mücadelesi rehber vesayetini zorlayarak ilerlemektedir.
Türkiye’de ise demokrasi mücadelesi seçilmişler adına, devlet üzerindeki askeri vesayeti geriletmeyi üstlendi. AKP iktidarı askeri vesayeti kaldıracağını taahhüt ettiği ölçüde demokratik güçleri arkasına aldı. Müslümanlar iktidara geldi, askeri vesayet geriledi, ama iktidarlarının mutlak olmadığını kabullenemiyorlar. Nasıl bir devlet sorusuna, kendi iktidarlarını sınırlama pahasına, adalet ve özgürlüklerden yana, hukuk ve liberal demokrasinin ilkelerine sarılarak cevap veremiyorlar. Devletin gücünün sınırlanması, yasama, yargı ve yürütmenin ayrıştırılması, anayasa yoluyla bireylerin haklarının güvence altına alınması gibi toplumun tümü için iyi, doğru ve güzelden yana ortak ilkeleri sahiplenmiyorlar. Sadece kendi iktidarlarına odaklanmış durumdalar. İktidarlarının sürekliliğini sağlamak için, hasımlarına ve eleştirilere karşı tek vücut, rehberlerinin arkasında siper olmuş durumdalar.
Askeri vesayetin geriletilmesi,  sandık demokrasisi ve seçilenlere yapılan vurgu “liberal yanılgıya” yol açtı diyebiliriz. Daha çoğulcu bir vatandaşlık tasavvuruna geçtiğimizi umut ederken, çoğunluğun despotluğu tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktayız. Çünkü, laik cumhuriyetçilerin bir kısmı için askersiz devleti düşünmek ne kadar zor ise,  AKP’liler nezdinde de vatandaş Müslüman çoğunluktur, Türk, Müslüman ve Sünni vatandaşlar devletin doğal sahipleridirler.
Bugün iktidarda olmalarına rağmen kendilerini mazlum olarak koşullandıran Müslümanların ve de onların sözcülerinin görmek istemedikleri kendilerinden başka vatandaşların da olduğudur. Böylelikle kendilerini başkalarına karşı sorumlu hissetmelerine gerek kalmamaktadır. Başkalarının da bizzat kendileri, kendi iktidarları tarafından incitilebileceği, horlanacağı, dışlanacağı meseleleri değildir. Kimseye bir vefa borçları olmadığı gibi diğerlerinin hakları umurlarında değildir. Hatırlanmalıdır ki, iktidara Erbakan’ı tasfiye ederek, “babayı öldürerek” gelmişlerdir. Artık iktidar sırasının kendilerine geldiğini düşünmektedirler, kendilerinden önceki zenginlere, siyasilere, aydınlara, hocalara, abi ve ablalara kin beslemektedirler, onların sermayelerini, birikimlerini talan etmekten çekinmeyeceklerdir. Geleneklerle zincirlerini koparmış, iktidar olmanın modern kibrini taşımaktadırlar, çoğunluk olmanın şuursuz coşkusuyla doludurlar.
Unutulmamalı ki bireyler hakikat ve adalet arayışından koptuğu ölçüde, vicdanlarının sesini dinleyecekleri yerde, liderlerinin sözlerini tekrar ettikçe, yıkıcı siyasi enerjilerin manivelası hâline geliverirler. Miting alanında liderlerine biat etmiş kitlenin, polisin attığı gaz fişeğiyle ölenBerkin’in annesini yuhalaması böylesine bir kötücül tehlike anıdır.
İktidardakilerin kendilerine mazlum kimliği biçmeleri garabet bir tutum. Demokrasi için aykırı soru: Türklerin askersiz bir devlet tasavvuru var mı?
Berkin ve Alexis kardeşler
Berkin Gezi Parkı hareketleri sırasında evinden ekmek almak için çıktığında, polis tarafından atılan gaz fişeğiyle başından yaralanır ve uzun bir komanın arkasından yaşamını yitirir. Alexisde Yunanistan’da devriye gezen bir polis tarafından öldürülür. İki komşu ülkedeki iki gencin kaderleri birbirine benzer. İkisi de 15 yaşında öldürülürler. Berkin Yunanlılara Alexis’i hatırlatır. Yunan toplumu Berkin’ini kendi Alexis’i gibi, kardeşi gibi bağrına basar. 2008′de polis kurşununa hedef olan lise öğrencisi Alexis’in öldürüldüğü yerde Berkin için anma töreni düzenlenir, yas tutulur, sosyal medyada kardeş fotoğrafları dolaştırılır. AKP’li Türkiye ise Berkin ile Burak’ın kardeşliğini bile engeller.
Yunanistan kendimizi karşılaştırmaktan vazgeçtiğimiz bir ülke. Avrupa topluluğuna girmesiyle birlikte generaller rejimini arkasında bırakarak demokratik yönetimini pekiştiren ve kalkınan Yunanistan 2009′dan beri çok ağır bir ekonomik krizin içerisinde. Siyaset alanında, orta sağ ve orta sol partileri hızla eriyor, siyasi parçalanmışlık içinde aşırı milliyetçi sağ bir parti, “Altın Şafak” partisi yükseliyor.
Krizle beraber işlerini kaybeden, evsiz kalan, birçok orta sınıf mensubu insan, toplumun “yeni mağdurları.” Genç akademisyen Alexis Kentikelenis krizin mağdurlarını böyle tanımlıyor. En zoru yılların birikimi sonu elde etmiş oldukları mesleklerinin, mal varlıklarının, sosyal statülerinin bir günde ellerinden gittiğini, yitirdiklerini görmeleri. Eski günlerin gelmeyeceğini kabul etmek, yarınlardan ümit kesmek çok zor geliyor bu insanlara. Birçok insan sağlığını kaybediyor, depresyona giriyor, yardım almaktan utanıyor, sosyal yaşamını devam ettiremiyor, yalnızlaşıyor. Ekonomik krizin insan üzerinde çok ağır manevi zararları, kederi, ızdırabı var. Sadece bireyler düzeyinde değil, Yunanistan toplumu kolektif bir travma ile baş etmeye çalışıyor. Avrupa’nın gözde medeniyeti Yunanistan, Avrupa’nın “yeni mağduru.”  Yunanlılar mağduriyetlerini ve kederlerini  dönüştürücü bir güce çevirme gayreti içinde, yaşamı sürdürme stratejileri, dayanışma ağları geliştirmeye çalışıyorlar. Yeniden ümitlerin yeşermesi için önce durumu, acı gerçekleri kabul etmek zorunda kalıyorlar. Eski günler gelmeyecek, “bir gün kazandıklarımızı kaybedebilirmişiz” idraki içinde yarınları yeniden hazırlamaya çalışıyorlar.
Avrupa Birliği’ne üye bir ülkenin ekonomik krizin bedellerini bu kadar ağır ödemesi bir garabet. Aykırı soru: Türkiye Yunanistan’a benzeyebilir mi?
Zor ama zorunlu çıkarsamalar
Son on yıla damgasını vuran ekonomik gelişme, politik istikrar, açık toplum tekerleği artık dönmüyor. Bu zaman çemberinin sonuna dayandık. Eski günler geri gelmeyecek. Ama eskiyi devam ettirebileceğimiz şuursuzluğuna yakalanırsak yarınlarımız bugünümüzden daha kötü olabilir.
Dindarlar para ve güç karşısında manevi değerlerden koptular, kendi vicdanlarının sesi yerine liderlerinin sesini dinliyorlar.
Endişeli modernler, işadamları, gazeteciler, Kürtler, Geziciler, azınlıklar derken bugün Müslümanlar Müslümanlardan korkmaya başladı.
Karşılıklı güven ilişkilerinin kalmadığı bir toplumda kaos nasıl engellenir?  Nasıl bir mutabakat, sosyal kontrat tesis edilebilir?
Asli olan açık toplumu devam ettirmektir. Özgürlükleri güvence altına almak ve korkuyu dağıtmaktır.
Mizah ve iletişim şu anda demokratların en önemli gücü, siyasetin sınırlarını bireylerden yana genişletiyor.
Farklı bir siyasal kültürün yörüngesine giriyoruz. Gezi meydan hareketi bu konuda yol gösterdi. Demokratik toplum; farklı görüşten sıradan vatandaşların kurtarıcı lider beklemeden, ideolojilerin, inançların rehberliğini aramadan beraberliklerini kurgulayabilmesi, sahneye koyabilmesi ve çoğulcu vatandaşlık değerlerini, edebini çoğaltabilmesidir.
Hem demokrasi hem dinler tarihi, yenildiği zaman da bir insanın, bir toplumun kazanabileceği ilkeli bir duruş sergileyebileceğini hatırlatır. Hatta  yenilgilerimizden nasıl başarıyla çıktığımız başarılarımızın sırrıdır, teminatıdır.
 Twitter: @Nilufergole

6 Kasım 2013 Çarşamba

Zaman Kavramı ve Yönetimi

Mehmet Gürbüz & Ahmet H. Aydın
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi
KSÜ Sosyal Bilimler Dergisi 2012

ÖZET: Zaman, kâinattaki tüm cisimlerin hareketleri esnasında, birbirlerine göre konum
değişikliğinin olması için geçen süre dolarak tanımlanabilir. Genelde insanlar zamanı,
kendilerini etkileyen güneş sistemindeki gök cisimlerinin hareketlerine göre algılar.
Zaman, fiziksel zaman, biyolojik zaman ve psikolojik zaman olarak üçe ayrılabilir.

Birçok insan değeri ölçülemeyen zamanı tesadüfler ve şans faktörleri ile
kullanmaktadır. Bir bireyin, toplumun, örgütün vb. kurumların hangi meslekten olursa
olsun, başarılı olmasında zaman anlayışının büyük rolü vardır. Başarılı olmak için,
tasarruf edilemeyen, sadece tüketilip kaybedilen ve geri getirilmesi mümkün olmayan
zamanın etkili ve verimli kullanılması gerekmektedir. Bu gereklilik “zaman yönetimi”
kavramını ortaya çıkarmıştır. Zaman yönetimi, zaman içerisinde kendimizi meşgul
ettiğimiz faaliyetlerin yönetimi ve zamanı etkinlik dilimlerine başarılı bir şekilde
bölmektir. Bu çalışmanın amacı, zaman kavramını tartışarak zamanın öneminin
algılanmasını sağlamak ve zamanı yönetmek için neler yapılabileceğini ortaya
koymaktır

…
Makalenin tam metni:

9 Ekim 2013 Çarşamba

Medeniyetleri Karşılaştırmak: George Makdisi Örneği

Bilim Sanat Vakfi NOTLAR Serisi – SAYI: 27 – YIL: 2012
” George Makdisi Notları”  / 31 Mart 2012 / BSV Notlar 27 
“Medeniyetleri Karşılaştırmak: George Makdisi Örneği”, 2012, 43 s.

Medeniyet Araştırmaları Merkezi tarafından 31 Mart 2012 tarihinde düzenlenen “Medeniyetleri Karşılaştırmak: George Makdisi Örneği” panelindeki sunumlar Notlar serisinin 27. eseri olarak yayınlandı. Eyyüp Said Kaya’nın (İstanbul Şehir Üniversitesi) başkanlığındaki oturumda Ali Hakan Çavuşoğlu (İSAM), H. Tuncay Başoğlu (İSAM) ve Harun Yılmaz (Marmara Üniversitesi) medrese çalışmalarının Batı’daki en önemli isimlerinden George Makdisi’nin İslam ve Ortaçağ Batı yükseköğretimleri hakkındaki yaklaşımı çerçevesinde medeniyetleri mukayese etmenin imkânlarını ele aldılar.

13 Eylül 2013 Cuma

Siyasi Düşünce Tarihimizde Batıcı Bir Aydın Olarak Celâl Nuri

Necmi Uyanık, Selçuk Üniversitesi

Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2004

ÖZET
II. Meşrutiyet’ten cumhuriyet dönemine geçiş sürecinde Celâl Nuri İleri önemli
bir Türk aydını karakterini temsil etmiştir.Osmanlının çöküş noktasına geldiği ve Türk
yenileşme tarihinin atlama noktasını teşkil eden bu dönem, batıcı bir aydın olan Celâl
Nuri’nin perspektifinden hareketle değerlendirilmiştir. Bu makalede öncelikle Celâl
Nuri’nin hayatı ve eserleri verildikten sonra, sırasıyla Osmanlı Devleti’nin gerileme
sebepleri, garpçılık-garp medeniyeti, Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük gibi fikir
hareketleri Celâl Nuri merkezli olarak ele alınmış ve sonuca gidilmiştir.

…

Makalenin tam metni:

http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s15/uyanik.pdf

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page


 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı