türkiye-ab ilişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye-ab ilişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2013 Cuma

"Türkiye'nin Büyük Çatısı: Avrupa-Almanya Durağı"

Ekopolitik.org

2008 yılından bu yana, Türkiye'deki kimlik sorunlarına ilişkin çeşitli gayri-resmi diplomasi toplantıları yürüten Ekopolitik, bu toplantıların ilk Avrupa ayağını "Türkiye'nin Büyük Çatısı: Avrupa-Almanya Durağı" adı altında, 26 Mayıs 2012'de Almanya'nın Köln şehrinde gerçekleştirdi. NH Mediapark'taki toplantıda, farklı kimlik gruplarına mensup Türkiye'den 16, Avrupa'dan ise 31 olmak üzere toplamda 46 katılımcı yer aldı. Toplantıda, Avrupa'da yaşayan T.C. kökenli vatandaşların kimlik, aidiyet ve entegrasyon başta olmak üzere çeşitli sorunları, Alman ve Türk hükümetlerinden beklentileri, özellikle Kürt Sorunu başta olmak üzere, etnik veya dinsel kimlikle alakalı sorunlara Avrupa'daki vatandaşların yaklaşımları, Avrupa'da bu sorun çerçevesindeki örgütlenmelerin Türkiye'deki çatışma ortamı ile olan etkileşimi gibi konular masaya yatırıldı. 

Genel olarak toplantıda öne çıkan temaların başında hem Avrupa'daki T.C. kökenli vatandaşların gittikleri ülkelerde hem de T.C.'deki farklı kimlik gruplarına ait vatandaşların ülkemizde karşılaştıkları "asimilasyon/entegrasyon" politikaları ve bu grupların birbirlerini anlamaya yönelik empati kurmalarının gerekliliği yer alıyordu. Buna ek olarak, yakın siyasi-tarihi süreçlerde yaşanan travmalar ve bunların etkileri, "misafir işçi" statüsü ile gelen ve artık üçüncü nesille birlikte Avrupa'da kalıcı bir hayat kuran vatandaşların politik/hukuksal düzlemlerde karşılaştıkları sorunlarla, bundan farklı olarak 1980 sonrası Türkiye'deki siyasi durum çerçevesinde Avrupa ülkelerine göç etmiş, politize olmuş vatandaşların sorunlarının benzerlik ve farklılıkları üzerinde duruldu. Kürt sorununa ilişkin olarak Türkiye ile olan duygusal bağın ya yaşanan travmalar çerçevesinde kopması ya da hâlâ devam etmesi durumlarının yarattığı olumlu veya olumsuz etkiler ve özellikle sorunun çözümü için gerekli olan diyalogun sağlanmasına ve toplantıların devam ettirilmesine yönelik temenniler toplantı süresince sıklıkla dile getirildi. 

 Prof. Dr. Vamık Volkan'ın ağaç modeli temel alınarak yapılan bu çalışmada, ilk kısımda Avrupa ülkelerine göç etmiş farklı gruplardan vatandaşların sorunları konuşuldu. Daha sonraki kısımlarda ise başta Kürt diasporası olmak üzere, Kürt sorununa ilişkin muhatap kabul edilebilecek grupların hangileri olduğundan ve bunlara ilişkin ne tür çalışmaların yapılması gerektiğinden bahsedildi. Toplantıya BDP kanadından ve diasporada silahlı mücadeleden yana olan gruplardan temsilcilerin katılmamış olmalarının toplantının temsil gücünün yeterliliği konusunda bazı katılımcılarda yarattığı çekincelere rağmen genel olarak toplantının hedeflenen gündem maddeleri çerçevesinde çeşitli konularda farklı grupları temsil gücü de bulunan katılımcılarla verimli geçtiği toplantının farklı grupların ortak bir çözüm için diyalog adına bir araya gelmelerine ön ayak olduğu ve sürdürülebilirliğinin elzem görüldüğü sıklıkla dile getirildi. 

Toplantıda farklı konulara ilişkin çeşitli çözüm önerileri de konuşuldu. Diyalogun gelişmesi, karşılıklı önyargıların kırılması için toplantıların diğer Avrupa ayaklarının İsveç, Fransa ve Belçika'da gerçekleştirilmesi, benzer toplantıların genç jenerasyonlar ile yeniden yapılması, Avrupa'da bu toplantıların sürdürülebilirliğine yönelik bir çekirdek ekibin oluşturulması ve eş zamanlı olarak bu sorunların Türkiye'de de, örneğin Diyarbakır'da da durum ne olursa olsun, silahlar susmasa da, konuşulmaya devam edilmesi önerileri sunuldu. Hak ve özgürlüklerin demokrasi çerçevesince hukuk tarafından güvenceye alınmasının öneminden sıklıkla bahsedildi. Özellikle, bir grubun hak ve özgürlükleri tartışılırken bunun genel demokratikleşme konusunda herkese eşit uzaklıkta politikalar oluşturacak şekilde ele alınmasının, örneğin, Kürt sorunu tartışılırken, farklı konularda yaptıkları protestolarda tutuklanan genç öğrenci eylemcilerin de durumlarının değerlendirilip tartışılmasının gerekliliği vurgulandı. Alman ve Türk devletlerinin Avrupa'da yaşayan T.C. kökenli vatandaşların durumlarına ilişkin, kendi aralarında şeffaf bilgi alışverişinin sağlanması, yurtdışında yaşayan Kürtler ve Alevilere ilişkin Türkiye'den ilgili bakanlıkların yetki alanlarının tahsis edilerek, Avrupa'da göç ettikleri ülkelerin hükümetlerine karşı kültürel hakları başta olmak üzere haklarının korunması konuları da öneriler arasındaydı. Çifte vatandaşlığın tanınmasına yönelik temennilerin yanı sıra, anayasa tartışmalarından çıkacak sonuçların önemi üzerinde de sıklıkla duruldu. Genel olarak, demokratikleşme ve açılım süreçlerinin yeniden değerlendirilmesi ve barışçıl çözüm önerilerinin tekrar konuşulmaya başlanmasının gerekliliğinden bahsedildi. Ek olarak, yöntemsel anlamda bir katkı olarak, temsil edilen grupların içerisine devlet, hükümet, polis akademisi gibi tarafların da alınarak toplantıların genişletilmesi de Ekopolitik'in değerlendirmesine sunuldu. 

Toplantıya katılanların listesi ve Çalıştay raporu için: http://www.ekopolitik.org/images/cust_files/120618175305.pdf

3 Mayıs 2010 Pazartesi

OSMANLILAR: Fütuhat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler

.
ÜMİT KURT

Halil İnalcık / Timaş Yayınları 2010

Tarih metni ile onu yazan arasında yakın bir ilişki olduğu aşikârdır. Tarihçinin kimliği, bilinçaltı, politik kaygıları yazdıklarına yansır. Tarihi anlamak için tarihçinin yaşantısını ve tarihçiyi bilmek ve anlamak gerekir. İşte yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık yeni kitabı Osmanlılar: Fütuhat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler tam da bu ihtiyacı karşılıyor. Maalesef, Osmanlı-Türkiye tarihçiliğinde, tarih yazımı ve tarihçiler üzerine pek fazla ve nitelikli eser yoktur. Altmış yılın ürünü olan bu önemli yapıtta Halil İnalcık, Osmanlı sosyal-ekonomik yapısını, onu belirleyen belli başlı kurum ve kanunları, tahrir sistemini, Osmanlı’nın kuruluşuna dair merak edilen soruları, Osmanlı fetih yöntemlerini ve bugüne kadar bilinmeyen birçok şeyi anlatıyor.


Kitapta yer alan on üç makalede İnalcık, bilimsel bulgularını, keşiflerini, Osmanlı tarihçiliğine yaptığı katkıları, bazen ayrıntılı bir şekilde, bazen kısa olarak anlatıyor. Kimi zaman teknik ayrıntılara da giriyor. Metodolojik açıklamalarda bulunuyor. Kitapta bir ‘tarih dershanesi’ havası oluşuyor yer yer. O nedenle, bu kitap uzun bir dönem içinde, Osmanlı çalışmalarına sayısız katkılarda bulunmuş olan Halil İnalcık’ın tarihçiliğini bütün olarak anlamak için oldukça aydınlatıcı. Bugün Halil İnalcık’ın devasa eserlerine derinlemesine bakmaksızın klasik Osmanlı tarihine ilişkin bir çalışma düşünmek imkânsızdır.


Tarih çalışmalarının geleceği düşünüldüğünde İnalcık ekolünün/etkisinin daha şimdiden kalıcı izlere dönüştüğü söylenebilir. Balkan tarihçilerinin, Osmanlı’nın Rumeli ve Balkanlar’da aşama aşama nasıl bir yerleşim politikası güttüğünü İnalcık kaynaklarından öğrenmesi bu coğrafyadaki zamanın gün ışığına çıkarılması konusunda büyük öneme sahiptir. Halil İnalcık, Doğu Batı dergisinde yayımlanan makaleleri Osmanlılar: Fütuhat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler eserinde bir araya getirdi. On üç makalenin yer aldığı kitap, üç bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm’de Osmanlı Devleti’nin savaş metotları ve kuruluşu ele alınmıştır. İkinci Bölüm’de Klasik Dönem Osmanlı Tarihi’nde, Egemenlik Kavramı Devlet ve Halk İlişkileri, Derviş Otman Baba ve Sultan Mehmed üzerinde bir deneme, Galata ve Rumeli üzerine araştırmalar yer almaktadır. Üçüncü Bölüm’de Osmanlı-Avrupa Siyasi, Ekonomik ve Kültürel İlişkileri incelenmektedir.


İnalcık, her makalesinde mesleğindeki ustalığın farklı bir cephesini sergiliyor. Kimi yazısında sosyal tarihçi yönüyle, kimi yazısında bir kültür tarihçisi olarak temayüz ediyor. Güncel sorunlara değindiği satırlardaki üslubu, devlet adamlarına uyarı niteliğinde 17. yüzyılda yazılmış Koçi Bey Risalesi’ndeki üslubu anımsatıyor. Nüfus, göç, ekonomik kriz, Kıbrıs, AB gibi tartışmalara değinmesi ise onun toplumsal sorunlarla yakından ilgilendiğini gösteriyor. Örneğin, ‘Otman Baba ve Fatih Sultan Mehmed’ başlıklı makalesi, bir ‘menakıbnâme’nin nasıl okunup yorumlanacağına ilişkin kültür tarih dersidir. Kutbul aktab makamında görülen Otman Baba adlı bir dervişin hikâyesi anlatılırken aslında dönemin dini ve sosyal hayatı tasvir edilmektedir. Padişah, saray, tarikatlar, cemaatler, abdallar arasındaki diyaloglar bir topluluğun kamusal alandaki iletişim tarzını öğrenmek açısından son derece anlamlıdır. ‘Osmanlı ‘Frengistanı’: Galata’ adlı makalesinde tarihi, toplumsal ve ekonomik temelleri olan bir mekân olarak Galata’nın haritasını ortaya koymaktadır. ‘Tarih’te Avrupa Birliği ve Türkiye’ başlıklı makalesinde ise tarihte Türkiye’nin komşularıyla ve bugün kader birliği yapmaya hazırlandığı Avrupa ile ilişkileri konusunda, stratejik koşullar ve gelişmeler üzerinde genel bir tablo çizmeye çalışıyor. Aynı makalede Huntigton’ı da karşısına alan İnalcık, Batı medeniyeti ile dünyanın öteki medeniyetleri arasındaki çatışmayı tarihin başlıca konusu olarak gören Huntington’a bir dizi eleştiri yöneltiyor.


İnalcık’ın Osmanlı tarihçiliğine tek katkısı tarih yazmak değildir. Bir başka önemli katkısı da yeni belgelerin günışığına çıkarılması ve arşivlerin oluşturulmasıdır. Belgeler, kanıtlar ve bunun için arşiv çalışması İnalcık için tarihçiliğin temelidir. İnalcık tahrir defterleri, mühime defterleri, kadı sicilleri, beratlar ve birçok yazma eseri incelemiş, bir kısmını da ya keşfeden ya da ilk kullanan tarihçi olmuştur. Belgenin keşfi ve sunumu, çalışmalarında en önemli yeri kaplar. İnalcık, bir bakıma tarihin avukatı gibidir. Belgelerin sunduğu kanıtları öne çıkarır. Diğer tarihçilerin yanlışlarını ve tezlerini bunlarla eleştirir, çürütür. Bu anlamda başarısında yeni belgeleri günışığına çıkarıp işlemek belki en önemli unsurlardan biridir.


Ez cümle yazarının da ifade ettiği gibi bu kitabı okuyanlar umuyoruz ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun ortaya çıkışı ve gelişimi, fetih yöntemleri, devlet sistemi ve nihayet ezeli rakibi Hıristiyan Avrupa ile ilişkileri üzerine altmış yıla varan araştırmalarımın genel çizgisini büyük bir tarihçinin kaleminden görecektir.


15 Şubat 2010 Pazartesi

2009 Yılı Dış Basın Değerlendirmesi

26 Ocak 2010

Türkiye son beş yılda olduğu gibi 2009 yılında da yabancı basının ilgi odağı olmayı sürdürmüş, iç politikada yaşanan gelişmeler ve dış politikada yürütülen aktif siyasetle dünya basın yayın organlarının gündeminde önemli bir yer tutmaya devam etmiştir.
Türkiye’de 2009 yılında Hükümet tarafından başlatılan demokratik açılımlar ve bu konudaki tartışmalar, terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yaşam koşullarıyla ilgili olarak Güneydoğu’da yapılan protestolar, Tokat Reşadiye’de 7 Türk askerinin şehit edilmesi, Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin kapatılması ve buna ilişkin protestolar, Ergenekon soruşturmasında gözaltılar, duruşmalar, çeşitli yerlerdeki kazılarda bulunan silahlar, yargı mensuplarının ve Yargıtay’ın dinlenme iddiaları, askeri yetkililerin çeşitli vesilelerle yaptığı açıklamalar ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimi iddiaları ve buna ilişkin yaşanan gelişmeler yabancı basın yayın organlarının ağırlıklı olarak ele aldıkları konuların başında gelmektedir. Davos’ta düzenlenen Forum’daki “Gazze” konulu oturumda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisi üzerine yaşanan gelişmeler, ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın başkan seçildikten sonra ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması, İstanbul’da yapılan Medeniyetler İttifakı Toplantısı, Başbakan Erdoğan’ın ABD, Orta Doğu ve Türkiye’ye komşu ülkelere yıl içinde yaptığı ziyaretler, Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun dış ülkelere ziyaretleri, Nabucco Projesinin Hükûmetlerarası Anlaşmasının İstanbul’da imzalanması, Ermenistan-Türkiye arasındaki ilişkiler ve ortak sınırın açılmasına yönelik gelişmeler yabancı basın yayın organlarının önemli oranda ilgi duyduğu dış politika konularını oluşturmuştur.
2009 yılında Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’ne yurt dışındaki Basın Müşavirlikleri, yabancı haber ajansları, izlenen yabancı radyo ve televizyonlar ile internet sitelerinden toplam 1.053.280Haber/Yorum/ Program (HYP) ulaşmıştır.
Toplam HYP’lerin içinde Türkiye’yi doğrudan ilgilendirenlerin sayısı22.408’dir. Bunun genel toplama oranı ise yüzde 2.13’dür.
Türkiye ile ilgili HYP’lerin ülkelere göre dağılımında:
. 4.531 HYP ile (yüzde 20.22) Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ilk,
. 3.530 HYP ile (yüzde 15.75) Orta Asya/Kafkas ülkeleri, Orta Doğu ve Balkan ülkelerinin yer aldığı “Diğer” başlıklı grubun ikinci,
. 3.010 HYP ile (yüzde 13.43) Almanya’nın üçüncü,
. 2.607 HYP ile (yüzde 11.63) İran’ın dördüncü,
. 1.790 HYP ile (yüzde 7.99) Yunanistan’ın beşinci,
. 1.329 HYP ile (yüzde 5.93) ABD’nin altıncı,
. 1.204 HYP ile (yüzde 5.37) İngiltere’nin yedinci,
. 979 HYP ile (yüzde 3.92) Fransa’nın sekizinci,
. 874 HYP ile (yüzde 3.91) İsviçre’nin dokuzuncu sırayı aldığı görülmektedir.
2009 yılında değerlendirmeye alınan tüm ülkelerin basın yayın organlarında yer alan HYP’ler incelendiğinde; ilk sırayı Kıbrıs konusunun (yüzde 20.46), ikinci sırayı Türkiye’deki siyasi gelişmelerin (yüzde 17.48), üçüncü sırayı ise Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerinin konu edildiği haberlerin (yüzde 9.13), dördüncü sırayı ise Ermenistan’la ilişkileri kapsayan Ermeni konusunun (yüzde 8.61) aldığı gözlenmektedir.
Önceki yıllarda olduğu gibi, 2009 yılında da ağırlıklı olarak Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkilerini ele alan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) basın yayın organları (yüzde 28.21) hariç tutulduğunda, Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Belçika ve İtalya gibi önde gelen AB ülkelerinin medyasında yayımlanan HYP’ler, değerlendirmeye alınan Türkiye ile ilgili toplam HYP’lerin yüzde 28.51’ini oluşturmaktadır.
Türkiye ile ilgili HYP’lerin dörtte birinden fazlasını yayımlayan AB üyesi altı ülke medyası 2008 yılında olduğu gibi 2009 yılında da Türkiye’deki siyasal gelişmeleri ilk sıraya taşımıştır.
Bu bağlamda, Almanya medyasında Türkiye ile ilgili yayımlanan 3.010 HYP’nin 771’i (yüzde 25.61), İngiltere medyasında yayımlanan 1.204 HYP’nin 316’sı (yüzde 26.24), Fransa medyasında yayımlanan 879 HYP’nin 191’i (yüzde 21.73) Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeleri ele almıştır. Aynı şekilde ABD medyasında yayımlanan 1.329 HYP’nin 292’si de (yüzde 21.97) siyasal gelişmeleri konu edinmiştir.
2009 yılında, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin konu edildiği haberler Avusturya ve İtalya basınında 2. sırada, İngiltere ve Fransa basın yayın organlarında 3., Almanya ve Belçika basın yayın organlarında ise 4. sırada yer bulmuştur.
Değerlendirmeye alınan Orta Doğu ülkeleri içinde en fazla HYP, 2005-2008 yıllarında olduğu gibi, 2009 yılında da İran medyasında (yüzde 11.63) yer almaktadır. İran medyasında yer alan HYP’ların, ABD (5.93), Fransa (3.92), İngiltere (5.37), İsviçre (3.91), Rusya (3.16) ve hatta Yunanistan’da (7.99) yayımlanan HYP’dan fazla olduğu dikkat çekmektedir. İran medyasında yayımlanan HYP’ler incelendiğinde, ilk sırada, Batı ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’deki siyasal gelişmeler gelmekte, ikinci sırayı Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri, 3.sırayı ise Türkiye-İran konusu almaktadır.
Yüzde 15.75 HYP oranı ile “Diğer” grubu ülkeler (Orta Asya, Kafkas, Orta Doğu, Balkan ülkeleri ve İspanya) içerisinde en önemli yeri 892 haberle Azerbaycan almaktadır. Azerbaycan’ı 608 haberle 2. sırada Ermenistan izlemektedir. AB ülkesi olan ancak genel sıralamada kendisine yer bulamayan İspanya “Diğer” grubu ülkeler başlıklı bölümde 273 haberle 3. sırayı, Lübnan ise 4. sırayı almaktadır. Bu ülkeleri sırasıyla Bulgaristan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail izlemektedir. Bu gruptaki ülkelerden Azerbaycan’ın “Orta Asya”, Ermenistan’ın “Ermenistan-Türkiye İlişkileri”, İspanya ve Bulgaristan’ın “Türkiye’deki Siyasal Gelişmeler”, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail’in ise “Orta Doğu Ülkeleriyle İlişkiler” konusunu ağırlıklı olarak ele aldıkları görülmektedir.
2009 yılında Türkiye ile ilgili yayımlanan HYP’lerin kaynaklarına göre dökümünde ilk iki sırayı önceki yıllarda olduğu gibi yine yazılı basın almaktadır; gazeteler yüzde 76.29, yabancı haber ajansları yüzde 16.49, radyo ve televizyonlar yüzde 7.22.
2009 yılında değerlendirmeye alınan Türkiye ile ilgili HYP’lerin yüzde 42.03’ünün imzalı oldukları görülmektedir. İmzalı HYP’ler konusunda ülke bazında yapılan çalışmada, az sayıda HYP’nin yayımlandığı Japonya basınında haber/yorumların yüzdesi 83.04’ü, İtalya basınında yayımlanan haberlerin yüzde 73.30’u, Belçika basınında yüzde 72.72’si ve Yunanistan basınında yayımlananların yüzde 68.38’i imzalı haberlerdir. 2008 yılında olduğu gibi 2009 yılında da HYP sayısı arttıkça imzalı haber sayısında bariz bir düşüş gözlenmektedir. Nitekim en fazla HYP’nin yayımlandığı GKRY basınında (4531 HYP) imzalı haberlerin yüzdesi 14.83, 3010 HYP’nin yayımlandığı Almanya basınında imzalı haberlerin oranı ise yüzde 64.02’dir.
2009 yılında Türkiye ile ilgili olarak yayımlanan 22.408 HYP’nin yüzde 21.22’si Türkiye çıkışlıdır (mahreçli). Türkiye dışından çıkış gösterilerek yayımlanan HYP oranı ise yüzde 13.08’dir. Çıkış belirtilmeyen HYP’nin oranı ise yüzde 65.70’dir.
Türkiye’ye en çok yer veren gazete sıralamasında ise 2009 yılında Alman gazetesi Der Tagesspiegel’in ilk sırayı,yine bir Alman gazetesi olan Frankfurter Allgemeine Zeitung’un ikinci sırayı aldığı görülmektedir. İsviçre gazetesi Neue Zürcher Zeitung’un 3., yine Alman gazeteleri Süddeutsche Zeitung’un 4., Frankfurter Rundschau’nun5. ve İngiliz gazetesi Financial Times’ın da 5. sırada yer aldıkları dikkati çekmektedir. 2004, 2005 ve 2006 yıllarında ilk sırada yer alan, 2008 yılında ise 18. sıraya gerileyen Yunanistan’da yayımlananElefterotipia gazetesi 2009 yılında 7. sıraya kadar yükselmiştir. 2007 yılında ilk sırayı alan El Ahram gazetesiise 2009’da 12.sırada kendisine yer bulabilmiştir.
2009 yılında Türkiye konusunda en fazla yazı 2006 ve 2007 yıllarında olduğu gibi Süddeutsche Zeitung ve Tages Anzeigergazetelerine yazan Kai Strittmatter tarafından kaleme alınmıştır. 2008 yılında en fazla yazı yazan Gerd Höhler ise (Frankfurter Rundschauve Kölner Stadt Anzeiger) 2009 yılında 2. sırada yer almıştır. 2007 yılında Kai Strittmatter’den sonra gelen El Ahram yazarı Usame Abdülaziz’in 2008 ve 2009 yıllarında 11. sıraya gerilediği görülmektedir. Uzun yıllardan bu yana ilk kez 2008 yılında Türkiye konusunda en fazla haber/yorum Türkiye’de yerleşik olmayan bir yazar tarafından ( Gerd Höhler ) kaleme alınmış ancak 2009 yılında birinci sıra yine Türkiye’de yerleşik yazar Kai Stritmatter’e geçmiştir. 2009 yılında en fazla yazı yazan yazarlar sıralamasında Financial Times’a yazan Delphin Strauss hariç ilk 6 yazarın Alman gazetelerine yazan yazarlar olduğu görülmektedir. Türkiye ile ilgili en fazla yazı yazan 25 yazarın 16’sı Türkiye’de yerleşik basın mensubudur. 16 yerleşik basın mensubu 2009’da Türkiye konusunda yayımlanan imzalı yazıların yüzde 10’unu kaleme almıştır.
2004-2006 yıllarında Türkiye ile ilgili konuların genelde Türkiye’deki siyasal gelişmeler, Kıbrıs ve Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde yoğunlaştığı gözlenirken, 2007 yılında bu konulara ağırlıklı olarak terör örgütü PKK’nın eylemleri çerçevesinde Irak’la ilişkilerin dâhil olduğu, 2008 ve 2009 yıllarında da geçtiğimiz 5 yıldaki konuların özellikle Türkiye’deki siyasal gelişmelerin aynı ağırlıkta yabancı basın yayın organlarında işlendikleri görülmektedir. Yukarıda sayılan konular ile değerlendirmeye alınan diğer konuların son 6 yılda sayısal ve oransal açıdan çok önemli bir farklılık arz etmediği, ancak Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Haber Merkezine giren haber sayısının 2009 yılında bir önceki yıla göre önemli bir artış gösterdiği, buna mukabil, Türkiye ile ilgili haberlerde aynı paralelde bir artış gözlenmediği görülmektedir.
.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Kahve Dostlarından Gelenler (VI)

.

"Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar)

Namık Kemal


BAŞLANGIÇTAN CUMHURİYETE KADAR TÜRK TARİHÇİLİĞİ, Kemal KOÇAK

CUMHURİYET DÖNEMİ HÜKÛMET PROGRAMLARININ TARİH EĞİTİMİNE YANSIMALARI, Kemal KOÇAK

OSMANLIDAN CUMHURİYETE TARİH ANLAYIŞINA TESİR EDEN FAKTÖRLER, Kemal KOÇAK

“TALİM VE TERBİYE”NİN TÜRK EĞİTİM VE KÜLTÜR POLİTİKALARINDAKİ TARİHÎ YERİ, Kemal KOÇAK

TÜRK MİLLÎ EĞİTİM SİSTEMİNE PANORAMİK BAKIŞ, Kemal KOÇAK

TÜRKİYE’DE TARİH PROGRAMLARININ İNCELENMESİ VE GELİŞTİRME ÇABALARI, Kemal KOÇAK


BENIM ADIM DOMINGA!, Serdar M. Degirmencioglu

HER GUN YINELENSE DE YANLIS YANLISTIR, Serdar M. Degirmencioglu

POLIS: 10 - COCUKLAR: 0, Serdar M. Degirmencioglu

TURKSEL'IN COCUK ISCILERI, Serdar M. Degirmencioglu

EN GUZEL VISNE RECELI, Serdar M. Degirmencioglu


Annen Varto’da Cheese Cake yaparmış, he mi?, Gülsen FEROĞLU

Hatırlıyorsun değil mi?, Gülsen FEROĞLU

Lazımdır bi şey söyleyem size, Gülsen FEROĞLU

Nerede bu Kemal, nerede KERİNÇSİZ…, Gülsen FEROĞLU

Saçlarına yıldız düşmüş, kopar anne, Gülsen FEROĞLU


Aydınlardaki ideolojik körlük!, Nurullah Aydın


AKIL TUTULMASI, Sabahattin Talu

AT GÖZLÜKLÜ ROMANTİK BAKIŞ, Sabahattin Talu

ÇÖZÜMDE ORTAK PAYDA VE KIRMIZI ÇIZGILER, Sabahattin Talu

ÖNCE ADINI DOĞRU KOYUN, Sabahattin Talu

ORTADA KUYU VAR, YANDAN GEÇ, Sabahattin Talu

SEN DE Mİ LEYLA!!!, Sabahattin Talu

TARİHİ FIRSAT’TAN TARİHİ HATA’YA DOĞRU, Sabahattin Talu

DELİNİN BİRİ, UYANIKLAR VE AKILSIZ BAŞLAR, Sabahattin Talu

İÇ İÇE’DEN YAN YANA’YA, Sabahattin Talu

MESAJLARIN DÜŞÜN“DÜRTDÜKLERİ”, Sabahattin Talu

NEREDEN NEREYE…, Sabahattin Talu


Foto Muhabiri-ARA GÜLER, Nezih Tavlaş


Şiir Koy Alnıma, Özkan Satılmış


Canan Oluverdin, Engin NAMLI

Nereye Kadar, Engin NAMLI

Sen Giderken, Engin NAMLI

Sevgimden Ayırmadım Ki, Engin NAMLI


SEVMEK, Arife Tek

BİR YILDIZ GİBİ OLUN, Arife Tek


Cumartesi Dergisi No: 48

Cumartesi Dergisi No: 52

Doğudan Dergisi / www.dogudan.org

Geziyorum Dergisi


Governance on Mars, HB Paksoy

Tengri in Eurasia, HB Paksoy


Would Turkey be in the ‘winners' club’ or ‘losers' pit’ by 2023? A “Devil’s Advocate” perspective, Mehmet Öğütçü


Kahve Dostlarından Gelenler V
Kahve Dostlarından Gelenler IV
Kahve Dostlarından Gelenler III
Kahve Dostlarından Gelenler II
Kahve Dostlarından Gelenler I


Siz de düşüncelerinizi kahvemize gönderebilirsiniz. (dusuncekahvesi@gmail.com)
Farklı eğilimdeki düşüncelere açık olan kahvemizde yer alan yazıların sorumluluğu sahiplerine aittir.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Asker-Sivil İlişkileri, Darbe Girişimleri: Türkiye ve İspanya

.
Akın Özçer
Emekli Diplomat
(1994-1998 İspanya)

16 Nisan 2009
Hispanatolia Sitesi


Türkiye’nin hızla değişen siyasi gündemine gelen, asker-sivil ilişkileri, darbe girişimleri, yeni anayasa çalışmaları, terörle mücadele, karşı terör örgütlenmesi ve AB’ne üyelik süreci gibi birçok konu Franco ertesinin İspanyası’nı anımsatıyor. Aradan geçen aşağı yukarı otuz yıllık sürenin sonunda geriye dönüp bakıldığında, 70’ler Türkiye’si ile İspanya’sı arasında lehimize olan farkın hızla kapandığı ve aleyhimize büyük bir farkın oluştuğu görülüyor. Bunu sadece demokratik kurumlar açısından değil, çok daha ölçülebilir olan ekonomik alanda açıkça görmek mümkün. O bakımdan, İspanya’da “demokrasiye geçiş” olarak adlandırılan dönemi, siyasi tarih veya anayasa hukuku gibi branşlarda ayrıntıyla incelemekte yarar bulunuyor.


Nisan ayı başında İstanbul’da yapılan Türkiye-İspanya konferansında oluşturulan çalışma gruplarından biri bu konuyu ele almış ama ayrıntılar üzerinde tartışma olanağı bulunamamıştı. İspanyollar yeni ve demokratik bir anayasayla taçlanan bu süreçte Franco döneminin hesabının sorulamamış olmasını bir “eksiklik” olarak nitelerken, Zapatero hükümetinin “Tarihi Bellek” yasasıyla diktatörlük döneminin kötü anılarını silmeye yönelik girişimini “atılması gereken bir adım” olarak desteklemişlerdi. Ancak genç kuşakların belki yeterince değerlendiremediği husus, o dönem İspanyası’nda Franco’yu belleklerden silmek bir yana, demokratikleşmeyi Franco’nun legal kurumlarına dayanarak yapma zorunluluğuydu.


Demokrasiye geçiş döneminin mimarı, kuşku yok ki, Kral Juan Carlos’tu. Franco’nun 1972 yılında çıkardığı bir yasa uyarınca, ölümünden sonra nasyonal Katolikliği devralan monark O’ydu. Ancak Juan Carlos, Frankist ideolojinin kendine verdiği yetkileri demokrasiyi inşa etmek amacıyla kullanacak ve bu süreçte Franco’ya bağlı Ordu’yu da, atanmışlardan oluşan Meclisi de denetimi altında tutacaktı. Başbakanlığa atadığı Adolfo Suarez’le birlikte, Franco yönetiminin düşmanları olan demokrat, sosyalist, ayrılıkçı ve komünistlere siyasi af çıkaracak, İspanya Sosyalist İşci Partisi (PSOE), Milliyetçi Bask ve Katalan Partileri PNV ve CİU ile İspanya Komünist Partisi’ni (PCE) yasallaştıracaktı. Bu siyasi partilerle ilk demokratik genel seçimlerin yapılmasını sağlayacak, seçim ertesinin siyasi kurumlarını hükme bağlayan Siyasi Reform Yasası’nın çıkmasında büyük rol oynayacaktı.


Her ne kadar Kral Juan Carlos’un Frankistler üzerinde “vaat edilen monark “ olarak manevî etkisi büyüktü ama Ordu’nun tümüyle gidişattan memnun olduğunu söylemek mümkün değildi. Nitekim General Santiago y Diaz de Mendivil isyan bayrağını açacak, ancak Suarez yerine liberal eğilimiyle tanınan Gutierrez Mellado’yu atayarak reform sürecinin devam etmesini güvence altına alacaktı. Suarez Siyasi Reform Yasası’nı Franco’cu Meclis’ten 59’a karşı 425 oyla geçirecekti ama asıl önemli olan katılımın % 77 olduğu referandumdan % 94 oranında “evet” oyunun çıkmasıydı.


Halkın Franco’nun ölümünden sadece bir yıl sonra reform sürecine verdiği büyük destek, ilk demokratik seçimlerde Frankizmi tümden silmesiyle daha da büyük bir anlam kazanacaktı. Öyle ki Suarez’in kurduğu merkez partisi UCD ile merkez sol PSOE toplam oyların % 65’ini, diğer partiler de aşağı yukarı geri kalanını (PCE % 9,5, AP 8,5, Katalan ve Bask milliyetçiler % 6) alarak halkın Franco’nun safsatalarına hiç değer vermediğini ortaya koyacaktı.


Demokrasiye geçişin ikinci aşaması genel seçimlerden çıkan parlamentoda başlayacak, Kral Juan Carlos, Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşan parlamentodan yeni ve demokratik bir anayasa hazırlamasını isteyecekti. İki Meclis ve komisyonlarında yürütülen yoğun çalışmalar sonucu İspanya yeni anayasasına kavuşacaktı. Hem de terör örgütünün Ordu’yu tahrike yönelik eylemlerini arttırdığı ve Ordu’nun ileri gelenlerinden İspanya’nın bölünmekte olduğuna ilişkin görüşlerin bazı basın organlarında yer bulmaya başladığı bir dönemde.


1978 Anayasası İspanya’yı o dönemde olabilecek en geniş toplumsal mutabakata dayanan, eksiksiz bir demokrasi oluşturuyor. Bu mutabakatın içinde, kuşku yok ki, Ordu’da baskın olan Frankist unsurlar da, ETA da (genelde ayrılıkçı Bask milliyetçileri de) bulunmuyor. Anayasanın İkinci Cumhuriyet döneminden esinlenen ama genelleştirilmek suretiyle denetim altında tutulmak istenen özerklikler sistemi olsun, evrensel ilkeleri tümüyle benimseyen demokratik niteliği olsun, bu aşırı uçları dışlıyor.


Demokrasiye geçiş döneminin dönüm noktasını, kuşku yok ki, 23 Şubat 1981 tarihli askeri darbe girişimi (Duque de Ahumada operasyonu) oluşturuyor. Operasyon emir-komuta zinciri çerçevesinde yapılmıyor ama başarıyla sonuçlanması halinde Ordu’nun darbecilerin emirlerine uyacağından kimsenin kuşkusu yok. İşte bu noktada Kral Juan Carlos bir kez daha ortaya çıkıyor ve demokrasiden yana tavrını koyuyor.


Bu tarih aynı zamanda iki ülke arasındaki paralelliklerin kırıldığı nokta. İspanya 1978 Anayasası ile demokrasi yolunda ilerlerken, Türkiye 1982 Anayasası ile son derece dar bir elbiseyi üzerine geçiriyor. Demokrasi yolunda ilerleyen İspanya, Fransa’nın tüm itirazlarına karşın AET üyeliğine adım adım yaklaşıyor. Türkiye ise, Avrupa Konseyi’nde üyeliğinin askıya alınmasından zor kurtuluyor. O Türkiye, AB ile müzakere eden ülke konumuna geldiği halde, bugün yeni bir anayasa yapabilecek siyasi iradeye ve olgunluğa erişmiş değil.


Yukarıda sözü edilen Türk-İspanyol çalışma grubunu yöneten Gonzalez hükümetinin Başbakan Yardımcısı Narcis Serra, İspanya’da Frankistleri devre dışı bırakan devlet paktıyla başta Ordu’da olmak üzere zihniyetlerin değiştiğine işaret etmiş, katılımcılar Türkiye’de böyle bir pakta varmanın kolay olmadığı üzerinde birleşmişti. Bu olgunluğa erişebilmek için önce İspanya’nın deneyimini incelemek gerek, “İspanya bize benzemiyor” deyip kestirip atmak değil.


http://hispanatolia.com/haber_ozgun_bakis.asp?id=50

.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Avrupa Parlamentosu Seçim Sonuçları ve Türkiye

.
Nabi Yağcı - Taraf
13.6.2009
.
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin sonuçları sağ-aşırı sağ, ırkçı-faşist eğilimli partilerin dramatik bir patlama yarattıkları anlamına gelmese bile bu siyasetlerin ciddi anlamda ilerleme kaydettikleri ortada. Yeşiller ve Yeni Sol dışında merkez-sol, sosyal-demokrat/sosyalistler için ise sonuçlar açıkçası hezimettir. Liberaller de oy kaybettiler.


Örneğin İslam ve Türkiye karşıtı Hollanda aşırı sağı dört sandalye, yabancı düşmanı İngiliz Ulusal Partisi, İngiliz İşçi Partisi’ni de gerileterek iki sandalye kazandı. AB’ye karşı olanlar dalga geçer gibi parlamentoya girdi.


Bu sonuçlar ne yalnızca Avrupa’nın sorunu olarak ne de yalnızca Türkiye’nin AB üyeliği ile sınırlı bakılacak derece basit. AP seçimleri geleceği görmemizi sağlayan bir laboratuar değerinde. Hem yeni bir demokrasinin yolunu ve sorunlarını görebilmek için hem de yakın gelecekte bizi bekleyen tehlikeleri.


Aynı nedenle seçim sonuçlarını küresel ekonomik krize indirgeyerek açıklamak da doğru değil. Ekonomik kriz ve büyüyen işsizlik elbette etkili bir faktör. Zaten varolan yabancı düşmanlığını azdırdığı, dinsel hoşgörüsüzlükleri kışkırttığı da bir gerçek. Fakat soru şu: Ekonomik krizin yarattığı, toplumlardaki bu hoşnutsuzlukları sağa yönelten etmenler nelerdir? Sağ, kitlelerdeki bu hoşnutsuzlukları kendi kanalına akıtmayı nasıl başarabiliyor? Sorunun yanıtı tarihsel ve somut bir bakışla verilebilir ancak.


1929’dan buyana yaşanan ekonomik krizlerin yarattığı sosyal ve siyasi sonuçlar artık neredeyse bir “yasa” kesinliği kazandı. Ekonomik kriz – devlet müdahaleciliği / korumacılık = siyasi gericileşme (savaş, milliyetçilik ve faşizm). Ne yazık ki sol, bu tarih dersini hâlâ edinebilmiş değil. Ekonomik krizlerin, işsizliğin devrimci bir kabarma yaratacağı, sınıf mücadelesini keskinleştireceği beklentisini, bu iflâh olmaz saplantıyı terk edebilmiş değil. Bu nedenle bırakalım genelindeki yanlışlıkları, yaklaşmakta olan ekonomik krize karşı sol her hangi bir alternatif politikaya sahip olamamıştır. Bu yazımın konusu bu olmayacak, ama tarihin bu dersini başka bir yazımda başlıbaşına ele almak istiyorum. Bu yazıda ise Avrupa özeli üzerinde duracağım.


AB içindeki kriz, 2008 küresel finansal krizle başlamadı, öncesi var. 2004’te kendini Anayasa krizi olarak duyurmuştu. Bu olgu bile son seçimleri ekonomik krize indirgeyerek açıklama kolaycılığının yanlışlığını görmeye yeter.


Aslında AB’nin nasıl bir birlik olduğu konusunda siyasi, ideolojik/dinsel ve kültürel farklı görüşler başından beri vardı. Bu farklılıklar şöyle özetlenebilir: Birinci yaklaşım AB’yi ulusal-devletler topluluğu olarak görüyor, Avrupa-merkezci bakıyor, etno-kültürel, özcü, kültür birliği yaratmayı hedefleyen bir kimlik anlayışı üstünden bir “Avrupa kimliği” tarif ediyor. Açık ki, dışa açılmacı değil içe kapanmacı bir anlayış bu.


Buna karşın, AB’yi, kökleri Erasmus’a, Goethe’ye dayanan hümanist, liberal bir proje olarak gören yaklaşımlar azımsanmayacak bir etki gücüne sahipti. Bu ikinci yaklaşım, Jurgen Habermas’ın teorik çerçevesini çizdiği, “ulus-ötesi anayasal vatandaşlık” kavramı içine oturan, kültürel çoğulculuğu, çok kültürlülüğü ifade eden “görecelilik” prensibini merkeze alan bir Avrupalılık kimliğini öngörüyor. Etno-kültürcülüğü reddediyor, dışa açılmayı savunuyor. Kısaca bu iki yaklaşım şöyle özetlenebilir: AB devletlerin birliği mi, halkların birliği mi olacak?


Bu iki ana farklılık çatışarak günümüze geldi. Fakat öte yandan, çatışarak/anlaşarak AB yeni bir demokrasi ve uygarlık projesi olarak yol aldı. Önemli dönüşümler gerçekleştirildi, örneğin, tarihten gelen bilinçlere kazınan düşmanlık tohumlarını, ırkçı/faşist, şoven milliyetçi, savaşçı önyargıları kırabilmek için derin bir kültürel dönüşüm yolunda başarılı projeler gerçekleştirildi, tarih kitapları taranarak bu tür önyargıları besleyen anlatım ve ifadeler temizlendi.


Ne var ki, bütün bu ileri adımlar, köklü kurumsal yeniden yapılanmalar gerçekleştiremeden atıldı. “Kararlar Bürüksel bürokrasisi tarafından kapalı kapılar ardında alınıyor” eleştirisi giderek artmıştı. Başka deyişle sorun artık temsili demokrasinin sınırlarını aşacak, halkın katılımını genişletecek doğrudan demokrasinin yeni yollarını ve araçlarını bulmaktaydı. Örneğin, Avrupa Parlamentosu halkın doğrudan seçtiği AB’nin yegâne kurumuyken Parlamento halkın iradesini doğrudan yasama ve yürütmeye yansıtamıyor, Parlamento’nun Avrupa Komisyonu üstünde yetkileri olduğu halde işleyiş biçimi nedeniyle bu yetkisi havada kalıyordu. Komisyon seçiminde bile AP yalnızca onay mercii oluyordu. Böyle olunca da halkın hesap sorma, iradesini geri çekme mekanizmaları işlemiyor, başka deyişle doğrudan demokrasinin yolu tıkanıyordu.


Bu nedenle Cemil Ertem’in AP seçimleriyle ilgili “demokrasi krizi” yorumunu aydınlatıcı buldum. Sol ve liberaller küresel yeni bir demokrasi, katılımcı demokrasi anlayışı için kafa yormalıdır.

...

Avrupa Parlamentosu Seçim Sonuçları ve Olası Etkileri

CHP AB Temsilciliği, Avrupa Parlamentosu seçimlerini değerlendiren bir rapor hazırladı. Rapora göre, "Türkiye'nin önümüzdeki dönemde her zamandan daha fazla tüm kesimleri kapsayan, partilerüstü bir AB politikası ve iletişim stratejisi geliştirilmesine ihtiyaç var."

CHP'nin AB nezdindeki temsilcisi Kader Sevinç'in değerlendirmesi:

"CHP AB Temsilciliği olarak Türkiye'nin AB üyelik sürecini desteklemeye yönelik çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Bu amaçla bu raporu bir çok AB yetkilisi ile temaslarımız ve yayınlar temelinde Brüksel'deki beklentileri yansıtmak amacıyla hazırladık.Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçlarını nesnel ve doğru okumanın önemine inanıyoruz. Bu seçim sonuçlarını Türkiye açısından felaket olarak niteleme eğilimi içinde olmak ve reform sürecindeki duraklamanın yarattığı zararları bununla açıklamak doğru değildir. Seçim sonuçları Türkiye açısından olumsuz eğilimlere işaret etmekle birlikte örneğin muhafazakarlar arasındaki geniş Türkiye destekçilerinin de zemin kazandığını göz ardı etmemek gerekiyor. Ayrıca Avrupa Parlamentosu'ndaki dengeler bir iki hafta sonunda netlesmis olacak. Kesin olan bir konu varsa o da Türkiye'nin önümüzdeki dönemde her zamandan daha fazla tüm kesimleri kapsayan, partilerüstü bir AB politikası ve iletişim stratejisi geliştirilmesine ihtiyaç olduğudur. Biz de Türkiye'nin sosyal demokrat ana muhalefet partisi olarak gelişmeleri Brüksel'de yakından izliyoruz."

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page


 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı