tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2017 Pazartesi

Şerif Mardin bibliyografyası (1950-2007)

Alim ARLI, Divan Dergisi (2006/2: Yıl 11, Sayı 21)


Bu bibliyografyada, Prof. Dr. Şerif Mardin’in 1950 yılından 2007 yılına kadar akademik hayatını yansıtan tüm yayınlarının ve üniversite çalışma hayatının kronolojik/ bibliyografik bir tasnifi yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmada ilk olarak Şerif Mardin’in görev yaptığı akademik kurumlar ve çalıştığı üniversitelerin bir dökümü ortaya konulmuştur. Daha sonra tespit edebildiğimiz kadarıyla, Mardin’in siyasî hayatı, dernek faaliyetleri ve aldığı ödüller kaydedilmiştir. Üçüncü olarak Mardin’in tüm eserleri zaman dizimi sırasına göre sınıflandırılarak verilmiştir. Bu tasnifte makale, deneme, söyleşi veya kitapların ilk yayınlandığı yer temel alınmıştır. Mardin’in Türkçede basımı yapılan toplu eserlerinde yer alan çalışmalar kaynağın ilk yayınlandığı yerin hemen ardından ayraç içinde gösterilmiştir. Belirtmek gerekir ki, fazlasıyla dağınık durumda olan bu eserlerin yayınlandığı yerlerin ilk baskı yerine göre tasnifi sırasında gözden kaçmış olan yayınların bulunması muhtemeldir. Ulaşabildiğimiz bütün mülakatların künyelerini vermekle beraber, ulaşamadığımız başka söyleşiler de olabilir. Fakat bunların sayısının fazla olduğunu zannetmiyoruz. Dördüncü olarak Mardin’in Türkçeden İngilizceye ve İngilizceden Türkçeye yaptığı iki çevirinin künyesi verilmiştir. 


Son kısımda ise doğrudan yine Şerif Mardin’in çalışmaları üzerine İngilizcede ve Türkçede yayınlanmış olan makale, kitap ve tezlerin bir dökümü yapılmıştır. Burada takip edilen yöntem, Mardin’e yapılan atıflar değil, doğrudan Mardin’in çalışmalarını ele alan eserlerin tespitidir. Bibliyografyanın her bölümünde muhtemel eksiklikler sözkonusu olabilir. Fakat altı yıllık bir araştırmaya, kaynak eserlerle ikincil literatürün tespitine dayanan bu çalışmada mütekâmil bir bibliyografya oluşturmaya gayret edilmiştir. Mardin’in düşüncelerini konu alan ikincil literatürün teferruatlı bir dökümü ise tarafımızca halen çalışılmakta olup ileriki bir tarihte yayımlanacaktır. Kanaatimizce bu tür çalışmalar, fikir âlemimize mütevazı bir katkı, yapılacak eleştiri ve kritiklere doğru bir zemin sağlayacak dökümler olarak değerlendirilmelidir. Elinizdeki bibliyografyada yer alan yayınların gruplandırılmasının sonuçları şu şekildedir: 85 makale, 11 söyleşi, Forum’da çıkan 45 deneme/yazı, 18 kitap tanıtımı, 5 müstakil kitap, 5 makaleler derlemesi kitap.



Tam metin için tıklayınız.


.

.
.

19 Mayıs 2017 Cuma

Halil İnalcık’ın (1916-2016) Akademik Biyografisi

Selim Aslantaş, Hacettepe Üniversitesi, Tarih Bölümü
Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Dergisi
Cilt 1, Sayı 1, 2017
20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında göstermiştir. İnalcık; Türk, Amerikan, İngiliz, Sırp ve Arnavutluk akademilerine üye seçilmiştir.
Tanınmış Amerikalı sosyal bilimci Immanuel Wallerstein, İnalcık hakkında şu satırları yazmıştır (Arka Kapak Yazısı, Makaleler, Ankara: Doğu-Batı, 2005) “Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir “tarihçi” olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.”
I) HALİL İNALCIK’IN AKADEMİK KARİYERİNİN KİLOMETRE TAŞLARI DTCF YILLARI (1940-1972)
Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi’nde devam etti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsü’nde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü’nün derslerini takip etti. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940’da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942’de Türkiye’de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942’de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945’te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul’da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer’iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947’de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.
AÜDTCF tarafından bilgi, görgü ve çalışma alanındaki ihtisasını artırmak üzere 1949’da gönderildiği İngiltere, British Museum’da Türkçe yazmalar üzerinde çalıştı ve Calendar of State Papers serisinde Osmanlı tarihine ait kayıtları topladı. Londra Üniversitesi, School of Oriental and African Studies’de (SOAS) Prof. Paul Wittek’in seminerlerine katıldı. Bu seminerlere katılan B. Lewis, V. Ménage, V. Parry, E. Zachariadou gibi tarihçilerle tanıştı. Dünyanın en önemli arşivlerinden İngiltere, Public Record Office’te Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili kaynak taraması yaptı. 1950’de Paris’te toplanan Milletlerarası Tarihi İlimler Kongresi’ne katıldı. Annales okulunun (École des Annales ) kurucularından Fernand Braudel ile tanıştı. Onun 1949’da yayınlanan La Méditerranée et le monde méditerranéen à l’époque de Philippe II (II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası) adlı çığır açan eseri İnalcık üzerinde derin etki yaptı ve Türkiye’de bu eseri tanıtan bir yazı yazdı (1950). İngiltere’den 1 Şubat 1951’de Türkiye’ye döndü. 1951’in yaz aylarında Bursa Şer’iyye Sicilleri üzerinde çalışmaya başlayarak bu sicillerin önemi belirten bir makale yazdı (“15. Asır Türkiye İktisadî ve İçtimaî Tarihi Kaynakları”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 15 (1953-54), 51-67). Osmanlı hukuku ve sosyal hayatı açısından son derece kıymetli bilgiler içeren 280 defterlik bu koleksiyonunun tasnif edilip ciltlenmesi için girişimde bulundu. Bu girişim neticesinde Topkapı Sarayı’ndaki atölyede ciltlenip temizlenerek tekrar Bursa’ya gönderilen siciller bugün Bursa Arkeoloji Müzesi’nde araştırıcıların istifadesine açılmıştır.
İnalcık, 2 Haziran 1952’de Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği teziyle profesörlük pâyesi aldı. 1953–54 ders yılında Columbia Üniversitesi School of International Affairs’a ziyaretçi profesör olarak davet edildi. Prof. Tibor Halasi-Kun ile birlikte Amerika’da Osmanlı-Türk araştırmalarının gelişmesinde rol oynamış bulunuyor. 1956-57’de Rockefeller Vakfı’nın bursuyla Harvard Üniversitesi’nde “research fellow” olarak bulundu. Amerikan tarihi derslerini izledi. Harvard Üniversitesi’nde ayrıca Prof. H. A. R. Gibb’in İslam tarihi derslerini izledi. Harvard profesörlerinden W. Langer’in teklifi üzerine An Encyclopaedia of World History’nin Osmanlı kısmını gözden geçirmeyi üstendi (bkz. eserin 4. baskısı). 1957’de Türkiye’ye döndü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (AÜSBF) Osmanlı, Avrupa ve Amerika tarihi okuttuğu gibi “İdari Teşkilât Tarihi” ve “Devrim Tarihi” derslerini de üstlendi.
Bu yıllarda İnalcık, yurt içinde ve Batı memleketlerinde birçok kongreye bildiri vererek katıldı. 1958’de Münih’te düzenlenen XI. Uluslararası Bizantinistler Kongresi’nde “The Problem of the Relationship between Byzantine and Ottoman Taxation” başlıklı bildirisini okudu. 1960’ta ders vermek üzere İsrail İbranî Üniversitesi’ne davet edildi. Yaz aylarında Millî Birlik Komitesi’nin isteği üzerine Güneydoğu bölgesine üniversiteden bir heyetle inceleme gezisi düzenledi. Toprak meseleleri hakkındaki araştırmaları dolayısıyla çağrıldığı toplantıda bölgenin meselelerinin tespiti için bir Güneydoğu Enstitüsü kurulmasını teklif etti. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün (TKAE) kuruluş döneminde faaliyetlerde bulundu.
…
Makalenin tamamına aşağıdaki linkten ulaşılabilir.
http://dergipark.gov.tr/yutad/issue/26904/282923

27 Ocak 2016 Çarşamba

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Simit ve Simitçiler

Fahri Dikkaya, Bilkent Üniversitesi
Milli Folklor Dergisi, 2011 (c.23, s.92)

Simit, Türk yemek kültürünün önemli bir parçası olması yanı sıra, toplumsal ilişkilerimizi meydana getiren ortak duygularımızın ve paylaşımlarımızın beslendiği bir olgudur. Evliya Çelebi, 17. yüzyıl Osmanlı dünyası için verdiği önemli ve detaylı bilgileri, yüzyıllardır toplumsal hayatımızın önemli bir parçası olan simit için de vermektedir. Simidin has beyaz undan simid-i halkaya ve sonrasında bugünkü simide geçiş öyküsü, bu çalışmada Evliya Çelebi Seyahatnâmesi ve 16.-17. yüzyıl narh defterleri üzerinden anlatılmaktadır. Simidin Osmanlı coğrafyasında ki öyküsü 16. yüzyılın sonlarında başlar. 135 dirheme kadar çıkan ve Evliya Çelebi’nin “araba tekerleği kadar” dediği bu ilk simitlerin oldukça büyük olduğu görülür ve simid-i halka olarak adlandırılır. 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise simitlerin bir kısmının gramajının düştüğünü ve bugünkü simitlere daha yakın bir şekle büründüğünü ve aynı zamanda simid-i halkanın yerine artık sadece simit denildiğini de görüyoruz. Simit ununun pahalı ve İstanbul’da tüketilmesi nedeniyle İstanbul menşeli bir yiyecek olduğunu düşünülse de, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde İstanbul dışında Balkan coğrafyasında da simide rastlanır. Bu yüzden, simidi İstanbul ve Balkan coğrafyasının bir yiyeceği olarak tanımlayabiliriz. Bu çalışmada, simidin İstanbul ve Balkan coğrafyasında doğuşu ve çeşitlenmesi, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi temel alınarak tartışılacaktır.

...

Sonuç olarak, Türk yemek kültürünün ve folklorunun en önemli olgularından birisi ve yüzlerce yıldır toplumsal hayatımızın önemli bir parçası olan simit, has beyaz un anlamından bugünkü halka şeklindeki unlu mamule dönüşmesi 16. yüzyılda başlar ve günümüze kadar devam eder. Artun Ünsal, simit ununun pahalı ve İstanbul’da tüketilmesi nedeniyle İstanbul menşeli bir yiyecek olduğunu düşünür (Ünsal 2010). Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde ise İstanbul dışında Balkan coğrafyasında da simide rastlanır. 17. yüzyılın narh defterlerinde Balıkesir, Bursa ve Tekirdağ’da simid-i halka’ya rastlanmaz. Bu yüzden, simidi İstanbul ve Balkan coğrafyasının bir yiyeceği olarak tanımlayabiliriz. Balkanlarda gjevrek ya da djevrek olarak bilinen simit, 1930’lardan sonra büyük ihtimalle Balkan göçmenlerinin İzmir’in ana nüfusu olmasıyla birlikte İzmir’de gevreğe dönüşür. 16. ve 17. yüzyıllarda “araba tekerleği kadar” simid-i halkanın yapıldığını, ancak 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise küçük “hurda simitler”in yaygınlaştığını ve büyük simitlerin tedavülden kalktığını belgelerden görüyoruz. Küçük “hurda simitler”in yaygınlaştığı bu dönemde simid-i halkanın bugün kullandığımız anlamda simide dönüştüğü de belgelerden görülmektedir.


Makalenin tamamı için tıklayınız.

14 Ekim 2015 Çarşamba

19. YÜZYILDA YABANCILARIN GÖZÜYLE OSMANLI EĞİTİMİ

Cengiz Poyraz, İstanbul Üniversitesi
Fatih Öztop, Selçuk Üniversitesi

Özet

19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin reform hareketlerini gerçekleştirmeye çalıştığı bir asır olduğu gibi; aynı zamanda, kimi Avrupa devletlerinin de sanayi devrimini gerçekleştirdiği bir dönem olmuştur. Hammadde ihtiyaçlarının artması, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, sanayi devrimini yaşayan devletleri yeni kaynaklar aramaya itmiştir. Bu dönemde, pek çok seyyah, tüccar ve devlet görevlileri Anadolu’ya gelerek, sosyal, siyasal, ekonomik, sistemsel konularda detaylı raporlar veya rapor tarzında seyahatnameler hazırlayarak, bağlı oldukları hükümetlere sunmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nin hemen her konuda incelendiği bu eserlerde, eğitim sistemi de mercek altına alınmıştır. Avrupalı yazarlara göre, büyük bir saygı gören “hoca (khodja)”ların gösterdiği dersler, Kuran öğretileriyle şekillenmekte ve hocaların muhafazakâr tutumları nedeniyle de bir dogmatizm yaşanmaktaydı. Peki, bu dogmatizmin onlara göre boyutu neydi ve reform hareketleri, eğitim sisteminin modernleşmesine katkı sağlamış mıydı? Kurumların işlerliği ne derecedeydi? Bu çalışmada yabancıların yukarıdaki sorulara sundukları raporlar aracılığı ile verdiği cevaplar irdelenecektir.

Kaynak taraması modelinde yürütülen araştırma kapsamında, bu raporlar ve seyahatnameler ışığında, 19. yüzyılda Anadolu’da bulunmuş olan yabancıların, Türk eğitim sistemi hakkında neler düşündükleri ve neler yazdıkları incelenecek ve raporlaştırılacaktır. Araştırmanın bulguları doğrultusunda araştırma ve araştırmacılara yönelik öneriler sunulacaktır.

Tam Metin

14 Eylül 2015 Pazartesi

On Sekizinci Yüzyıl Şam’ına Dair Bazı Gözlemler

Selda GÜNER, Hacettepe Üniversitesi

Öz

On sekizinci yüzyıl Osmanlı sistemi üzerine yapılacak bir okuma, Osmanlı “Altın Çağ”ının bozulmasından ziyade “Klasik Çağ”ın “değişim” ve “dönüşüm”üne dayandırılmalıdır. Ayrıca, bu değişim/dönüşümün, Şam’a yansımaları önemli bir meseledir. On sekizinci yüzyıla değin klasik Osmanlı düzeninin değişim/dönüşümü, merkezden atanan vâlilerin yerini alan yerel hükümdarların, ayânın (Azımzâde) yükselişine sebep olmuştur. Şam’da bu adem-i merkezîleşme sürecine, bir de nüfuz mücadelesi içinde olan yerliyye ve kapıkulu çatışması eşlik etmiştir. Kahire, Halep ve Musul gibi başka Osmanlı şehirlerinde de yaşanan değişime paralel olarak, Şam’daki yeniçeriler de toplumun iktisadî ve sosyal yapısının önemli bir parçası haline gelmiştir. Çoğu Şam ve çevresinden toplanan yeniçeriler, ticaretle uğraşmaları sebebiyle şehirli nüfusla iç içeydiler. Bu yeniçeri grubuna Şamlılar yerliyye demiştir. Ancak İstanbul’dan Şam’daki yerliyyenin alternatifi olarak kapıkulu birlikleri gönderilmiş, böylece şehrin on sekizinci yüzyılına damgasını vuracak olan yerliyye ve kapıkulu ikiliği yaratılmıştır.

Şam, her şeyden önce bir Ortaçağ Arap şehrinin kimi tipik özelliklerini taşır. Ancak diğer Arap şehirleri gibi Şam da, Osmanlı Türk fatihlerin başkentinden idare edilmekte ve Paşa Sancağı statüsüyle Biladü’ş-Şam (Suriye)’a idari merkezlik yapmaktadır. Diğer yandan, hac güzergâhının mühim bir noktası olması itibarıyla da sabit bir avantajı paylaşmaktadır. Bu özelliklerin Osmanlı yönetimi boyunca kentin idaresi ve Şamlıların hayat tarzlarında birinci derecede etkili olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla on sekizinci yüzyılda Osmanlı Şam’ının bir fotoğrafını çekecek olsaydık şüphesiz kentin siluetinde hâkim olan İslâm mimarî unsurları ön plana çıkacak ve sokaklarında, çarşısında çokluk Arapça lakırdılar işitilecek, Osmanlı-Türk beyler, lisanlarından başka, konak, silah, kıyafet gibi kudretin temsilleriyle ayırt edilecekti. Diğer yandan Osmanlılar sadece idareci vasıflarıyla değil aynı zamanda, gündelik hayatta birçok eserin bânisi olarak da Osmanlı kimliğini kente taşımışlardı. Şam, ne sınır boylarında, ne de merkezin yakınında bir kentti. Müslümanlar için önemli olan hac yolu üzerinde bulunmasının dışında, genel hatlarıyla tipik bir Osmanlı sancağı. Şam bu özellikleriyle, İmparatorluğun Arapça konuşulan kentlerinden önemli bir farklılık sergilememektedir. Ancak Şam, Osmanlı hâkimiyeti boyunca her ne kadar Canberdi El-Gazali’nin sadakatsizliğinin cezasını Haleb’in gölgesinde kalarak çekmiş olsa da, Emevi Camii’nin Antikite’den kalma sütunları dibinde ders yapan ulemanın farklı coğrafyalardan eğitim için gelen öğrencilerine, kutsal topraklara giderken veya dönerken şehirde konaklayan hüccacın alışverişine ve Barada nehrinin suladığı vadiler gibi kendine mahsus özelliklere sahipti.

Tam Metin:
http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/index.php/EFD/article/view/646/468


24 Ağustos 2015 Pazartesi

Komşu Kapısı

Galip ÇAĞ

Sonbaharın en gri günlerinden birinde bu işe kalkıştım. Uzun süredir ertelediğim hâlde yine de isteksizce geldim babamdan kalan bu eski eve. Müteahhitin son günlerdeki aramalarından bunalmıştım. Dediğine göre uzun süredir kullanmadığımız eski evimizin yerine büyük bir apartman dikmek mümkündü. Açıkçası hiç uğraşmak istemiyordum ama en azından bir gidip göreyim, diye geldim buraya kadar...

Neredeyse 20 senedir doğru dürüst gelmiyordum buralara. İstanbul ile Adapazarı arası pek uzak değil ama iş güç derken ancak bayramdan bayrama düşüyordu yolum. Babamlar yanıma geldiğinden beri artık o kadarı bile hayal olmuştu.

Evin önüne geldiğimde önce giremedim bahçesine... Sıvaları iyice dökülmüş, pencere doğramaları çürümüş, âdeta yaşlanmıştı tek katlı küçük ev. Eski usul yapılmış pencerelerin kenarlarına ben küçükken düşmeyeyim diye çakılan tahtaların çivileri hâlen duruyordu. Şaşırdım. Babam bunu anlatırken inanmamıştım nedense. Aslında o zamanlara ait anlatılan birçok hadiseye o kadar yabancıydım ki... O kadar az şey hatırlıyordum ki çocukluğuma dair.

Üç dört yaşlarındayım. O zamanlar evimiz böyle metruk değil, bakımlı ve güzel bir bahçe içinde. Her renkten gülün açtığı bir bahçe... Annemlerin her yaz bu güllerden yaptığı gül suları ve reçellerin evi saran o naif kokusu geldi birden burnuma. O yaşlarda gözüme devasa görünen bahçemizin şimdi fark ettiğim mütevazı hâlini düşününce ister istemez bir tebessüm düştü dudaklarıma...

Girişteki beş-altı basamaklı merdivene ulaşıyorum şimdi. Eski Osmanlı evlerinin cumbalarını kuşatan mahremiyet simgesi ahşap bir kafes ile kapatılan bu merdiven, evin tek girişini oluşturuyordu. Ya da ben bugüne kadar öyle zannediyordum.

Büyük ve ahşap bir kapıdan giriliyordu eve. Kocaman bir kapı tokmağı, kocaman bir kilit ve kocaman bir anahtar... Bu anahtar o kadar büyüktü ki öyle paspas altına falan konulamadığı için annem onu girişte bulunan bodrum kapısının iç kısmına asardı.

Evimize ilk girdiğinizde eskilerin sofa diye tabir ettiği bir boşlukta bulurdunuz kendinizi. Babam genelde bisikletini burada bırakır, ayakkabılarını burada çıkarır ve şimdilerde salon olarak kullanılan alanı karşılayan evimizin ilk kısmına geçerdi. Benim de hatırlayabildiğim kadarı ile çocukluğum hep burada geçti. Hemen hemen tüm oyunlarımı burada oynadım.

Evimizin tüm odaları işte bu salona açılırdı. Burası âdeta bir toplanma alanı gibiydi. Yazın serindi, kışın da sobanın kurulması ile evin en sıcak yeri. Zaten evdeki diğer odalar neden vardı, o çocuk aklımla anlayamazdım.

Dört yaşlarındayım. Annem yok evde. Benden bir yaş büyük ablam uyuyor. Yüzüm sokak kapısına dönük, oyuncaklarımla meşgulüm. Arkamdan gelen bir sesle irkiliyorum. Ses mutfaktan geliyor. Korkuyorum ama çocukça bir tavırla ilerliyorum mutfağa. Kapı deliğinden bakıyorum, içeri girmeye cesaretim yok. Gördüklerim rahatlatıyor beni. Arka evde oturan komşumuz Naciye Teyze içerideki. Girmiyorum mutfağa ve dönüyorum oyunuma, diğer yandan da düşünüyorum. "Ben evin tek girişinin hemen önünde otururken Naciye Teyze içeriye nasıl girdi ki?" Garip ama durmuyorum üzerinde.

Bu, başka anıları tetikliyor. Sanırım beş yaşındayım. Yine aynı yerdeyim, bu kez babamın bisikletinin dişlilerine nasıl olduysa parmağımı kaptırmışım. Elim kanıyor. Annem telaşlı. Evde kimse yok. Arka evdeki Naciye Teyze?ye sesleniyor. Biz kapı önündeyiz ama Naciye Teyze mutfaktan çıkageliyor. Bir yandan elim kanıyor diğer yandan kafam karışıyor. Naciye Teyze nerden giriyor ki bu eve?

Beş yaşındayım, taşınıyoruz. Bir at arabasının hiç güven vermeyen konforunda düzensiz bir sarsıntı ile uzaklaşıyoruz evimizden, annem ağlıyor. Hâlbuki sonradan taşındığımız ev çok daha konforlu diye geçiriyorum içimden ve burada kesiliyor bu eve dair görüntüler.

Şimdi otuzlu yaşlardayım ve yıkıp yenisini yaptırmak için geldiğim o eski evimizin eskiden bana devasa görünen ama aslında küçücük olan bahçesindeyim. Gördüğüm her nesne bir paslı kilidi açıyor zihnimin yıllardır açılmayan kapılarında. Ne de olsa beş yaşında ayrılmıştım buradan. Sadece sıklıkla vakit geçirdiğim sokağı hatırlıyorum. Bahçe bana yasak o yaşlarda, çünkü sürekli bir şeyler ekiliyor şuncacık yere: domates, biber, mısır... Ama artık bahçe bana serbest. Arka bahçeye geçiyorum. Metruk, bakımsız, çatlak toprak teniyle eski bahçemizin her köşesinde bir anı gömülü sanki. Kazıp çıkarmak isteği yok toprağın altında kalanları, ancak üzerindekileri görmemek de mümkün değil.

Bahçenin hemen her köşesini adım adım geziyorum. Her şeyi hatırlıyorum gördükçe. Bahçedeki incir ağacını, eski tulumbayı, Naciye Teyzelerin evi ile bizim evi ayıran duvarı... Şimdi bu duvarın dibine, yakın zamanda eskiyen çatının yıkılmasını engellemek için sökülen kiremitler dizilmiş. Duvar pek gözükmüyor. Ama bir saniye! Naciye Teyzelerin duvarında sonradan kapatıldığı belli olan bir giriş var. "Allah Allah" der gibi sallıyorum kafamı kendi kendime. İnceliyorum dikkatlice, evet evet bu bir kapı. Daha önce fark etmediğim bir giriş. Garip. Biz taşındıktan sonra yapıldı herhâlde diye geçiriyorum içimden. Ya da sürekli ekili olan bahçemizdeki mısırların arasından bu kapı göze çarpmıyordu. Kaldı ki beş yaşına kadar bu bahçeye geçişim sayılı. Gördüysem bile hatırlamamam normal diyorum kendi kendime.

Üzerinde çok durmadan evimizin arka kısmına dönüyorum yüzümü. Garip, mutfak camının hemen altında da bir giriş var. O da derme çatma bir usulle kapatılmış. İyice yaklaşıyorum, dokunuyorum hatta. Evet, bu da bir giriş... İyice meraklanıyorum. Acaba bunu da bizim eski kiracılar mı yapmıştı, bahçeye rahat çıkabilmek için? Sonra mutfağı hatırlıyorum hayal meyal. Ninem vaktinin büyük kısmını burada geçirir, babamın yaptığı sedirde sabahtan akşama kadar sessizce çektiği tespihinin hafif şakırtısıyla birlikte bir şeyler mırıldanırdı. Ninemin bu hâli hep garibime giderdi. Ama bir şey de soramazdık, zira çok konuşmazdı. Hep çileli, sıkıntılı bir yüzü vardı. Ne ablam ne de ben sevmezdik mutfakta olmayı bu yüzden. Ama duvardaki geyik motifli halıyı hiç unutmam, çünkü o geyik beni ürkütürdü, annem "Yemeğini çabuk ye, yoksa seni o geyiğe veririm." derdi, korkardım. Komik...

- Hayırdır evlat?

Belli etmemeye çalışsam da irkilmemi saklayamayarak döndüm. Yan komşumuz Fahrettin Amcaydı seslenen. Aman Allah?ım, ne kadar yaşlanmış! Tabi ya, yirmi senedir hiç görmemiştim. İlk anda onun da beni tanımadığını düşündüm.

- Hayır, hayır, Fahrettin Amca, bakınıyorum öyle, nasılsın, ne var ne yok? Tanıdın mı beni? Elektrikçi Macit?in oğlu ben.

Bunları söylerken kulaklarının artık iyi duymadığını düşündüğümden bağırmış olmalıyım ki Fahrettin Amca eski aksiliği ile tersliyor önce:

- Bağırma, sağır değilim!

Bunu söylüyor ve bekle der gibi bir işaret yaptıktan sonra kendi bahçesinden bizim evin bahçesine doğru yavaşça yürüyor. Birkaç dakika sonra yanıma geliyor. Konuşmuyoruz bir süre. Sonra yeni fark ettiğim Naciye Teyzelerin duvarındaki kapıya doğru ilerliyor. Dokunuyor sonradan örülen tuğlalara. Bana doğru dönmeden:

- Hatırlamazsın sen bu kapıyı, diye söyleniyor kendi kendine.

Şaşırmıştım çünkü gerçekten de hatırlamıyordum bu kapıyı.

- Yaaa, bu kapılar ne zamandan beri var Fahrettin Amca, diyorum, O önce bir iç çekiyor, ellerini artık bükülmüş belinde birleştiriyor ve başlıyor anlatmaya:

- Bu kapılar elli senedir burada evladım, tam elli senedir... Dedenlerle Makedonya?dan geldiğimiz ilk zamanlarda hemen ev yapamadık bütün ailelere. Bir ev yaptık, beş aile burada oturduk. Sonra ona bitişik bir ev yaptık. Ailelerden biri buraya ayrıldı. Sonra onları diğerleri izledi. Böyle böyle herkes ev sahibi oldu. Ama birbirimizden hiç kopamadık. Bitişiğe ev yapan herkes diğer evin bahçesine bir kapı açtı. Böylece herkesin evi herkese açık oldu. Sonra bu kapılara komşu kapısı demeye başladık. Bazen bir mahalleden başka bir tanesine sokağa hiç çıkmadan gidebiliyorduk. Bana bir şey lazım olduğunda o kapılardan diğer bahçelere geçip alabiliyorduk. Çünkü herkes birbirini tanıyordu, çünkü herkes birbirine güveniyordu. Sonra büyüdük. Kalabalıklaştık. Bu kapılar yavaş yavaş kapanmaya başladı. Çok kişi hatırlamaz bile!

Sustum, bir şey söyleyemedim. Sadece kapılara baktım. Kapılara örülen tuğlalara bir kez daha dokundum. Bu tuğlaların kalplere örüldüğünü düşündüm. Sonra zamanın bizlere neleri unutturduğunu fark ettim. Üzüldüm, hüzünlendim. Bu evi yıkacağımı düşündüm. Buraya gelirken yaptıracağım evi planladım kafamda. Şimdi anlamsız bir suçluluk hissi dolmuştu gönlüme. Bir evden fazlasını yıkacakmışım gibi hissettim.


Fahrettin Amca ile vedalaşıp evin o eski demir kapısından çıktım, yine zorlukla kapatabildim paslı kapıyı. Çocukluğumun geçtiği sokağın sonuna ancak gelebilmiştim ki birden bire durdum. Kafamı hafifçe sağa sola sallayıp güldüm. Çünkü Naciye Teyze?nin çocukluğumda ben görmeden mutfağa nasıl geçebildiğinin sırını da çözmüştüm. Bir de duvardaki geyikli halıyı. Meğerse o geyik nasıl bir muhabbet kapısının bekçisiymiş de biz fark edememişiz.

6 Şubat 2015 Cuma

Divan Edebiyatından Gazeller

Bir cefâ-keş âşıkım ey yâr senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem

Aşkının yolunda ey meh kâmetin tek doğruyum
Olurum Mansûr-veş ber-dâr senden dönmezem

Mushaf-ı hüsnün hakıyçin ey dil-ârâmım benim
Ança kim bu tende cânım var senden dönmezem

Bülbül-i şeydâ idim saydına düştüm ey nigâr
Yanarım Mecnun kimi pür-nâr senden dönmezem

Rind-i rüsvâyî benim başımdadır sevdâ-yı aşk
Nâm u nengi koymuşum bâ-âr senden dönmezem

Âşıkım aşkın yolunda hasta gönlüm sırrını
Eylesen bin kez cefâ dil-dâr senden dönmezem

Günde bin kez ta'nesin nus eylerim nâ-keslerin
Çün Nesimîyim belî zinhâr senden dönmezem


Cânı terk itmek gerek bu evde cânân isteyen
Kahrı nûş itmek gerek derdine dermân isteyen

Ma'şûkun yolında âşık nâ-murâd olmak gerek
Ma'şûka vasl olmaya hicrinde pâyân isteyen

Ben ki ma'şûkun rızâsın isteyen buldum bu gün
Sâdıkü'l-kavl olmaya küfrine îmân isteyen

Ben bu sûret mülkünü kıldum harâb anın'çün
Genci buldısa aceb olmaya vîrân isteyen

Şems firâkı ağusın nûş eyle vasl-ı yâr içün
Hâr cevrini çeker şol gül-i handân isteyen


Gelmişem vahdet elinden aşk ile cihâna ben
İçmişem câm-ı ezelden olmuşam mestâne ben

Can uyandı cümle-i müşkillerim oldu ayân
Açtı dost gönül gözün bastım kadem irfâna ben

Gönlüme nûr-i tecellî dost cemâlinden doğar
Şem›ine pervâne oldum aşka yâne yâne ben

Çünki "kerremnâ benî âdem" dedi Kur'ân'da Hakk
Âyine ve sûret oldum cism ile ol câna ben

Çünkü bu sevdâyı yazmış dest-i kudret başıma
Onun için yok kararım düşmüşem cevlâna ben

Ey Sinânî aşk makâmı bes rızâ-yı Hakk dürür
Pâdişâhın hizmetinde durmuşam dîvâne ben


Olmadı âlem içinde bir nefes hürrem gönül
Olmadı bir lahza bî-gam olana hem-dem gönül

Her kime gönlüm gamın dedim gamından gam yedim
Galiba yoktur cihân içinde bir bî-gam gönül

Hâk-i âdem gam ile tahmîr oluptur galiba
Bî-gam olan olmaya cins-i benî-âdem gönül

Gussa-i devrândan bir dil halâs olmuş değil
Sen değilsin mübtelâ-yı gam hemân epsem gönül

Şâhid-i şâdî cemâlin arz ede bir gün ola
Böyle kalmaz gam yeme hâl-i cihân her dem gönül

Saltanat kavgasıdır Adlî seni dil-teng eden
Hırka-pûş olanda vardır var ise hürrem gönül

Ko raiyyet gussasını memleket kaygısını
Âkil isen hâlin anıp eylegil mâtem gönül



Kaynak:  Yağmur Dergisi

27 Ekim 2014 Pazartesi

Saatleri Ayarlamak


Dr. Ahmet ERTUĞRUL

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı eserinde, Nuri Efendi adlı bir saatçiden söz ederken şöyle der: "İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!" Saat hakkındaki düşünceleri bazan daha derinleşirdi: "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!" (Tanpınar 1987:29)


Saatin insan hayatının tanzimindeki rolü gerçekten de inkar edilemez. Bu yönden bakılırsa kültürel kimliğimizi, davranış ve hayat tarzımızı bize biçilen saatlere göre ortaya koyma mecburiyetindeyiz. Greenwich parkında, bugün müze olan eski gözlemevinin belki de hayatımızda birçok değeri tanzim etmek gibi bir rolü var. Boylamların başlangıç noktası saatlerimizin de ayarını belirlemektedir...



Aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Berna Moran'ın da haklı olarak belirttiği gibi, "iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını alaya alan eleştirel bir romandır."(Moran 1983: 252)



XVII. yüzyılda sarkaçlı mekanik saatlerin hayatımıza girmesi ve üstelik kısa zamanda bu saatlerin camilere de yerleştirilmesi, Batılı yazarlar tarafından "sessiz bir devrim" (Kurz 2005:73) olarak değerlendirilmiştir. 



Mekanik saatler, günbatımından günbatımına iki kez on iki saat olarak ayarlanan ve her gün ayarlanan alaturka saatler olarak hayatımızda yer alan saatleri silip atmış ve artık günü yekpare yirmi dört saat olarak düzenlemiştir. Bundan sonra Osmanlı, İran, Hint ve diğer Müslüman toplumlarda Batı'da imal edilen saatler hızla yayılmıştır. Batılı elçiler, Osmanlı sarayına Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren birbirinden farklı ve göz alıcı hediye saatler taşımışlardır. Bu saatler birbirinden farklı renk, şekil ve düzenlere sahipti. Saat başı müzik çalanlar ve müzikle birlikte saatten çıkan kuklaların çeşitli gösterilerde bulunduğu saatler, herkesin ilgisini çekiyordu. Ancak evlerdeki ve camilerdeki bazı saatlerin çan sesi, Osmanlı insanına azap vermiştir. Nitekim XVII. yüzyıl Divan şairi Sâbit, bu hâli şöyle ifade etmiştir :



Dâr-ı İslâmda sâ‘at başına etmededir
Çan çalıp nice müselmânı mu‘azzeb sâ‘at 
(Sâbit 1991:366)



Ondokuzuncu yüzyılda da Dolmabahçe Sarayına Müslüman bir ülkede inşa edilen ilk meydan saati dikilmiş ve bu meydan saati mimarîsi geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. 



***



Toplumumuzda XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan ve gitgide hızlanan kültür değişmeleri, ortaya "kendisi olmayan" fakat "başkasına da uymayan" bir yeni tip çıkarmıştır. Bu yeni tip, öncelikle gündelik hayatın değişmesiyle adeta arada büyük saat farkı bulunan farklı bir coğrafyaya giden birinin şaşkınlığını yaşadı. Gündelik hayatın tanzimini saatler düzenlediği için alışkanlıkların terki ve yeni tarzların benimsenmesi de saatlerin zorlamasıyla gerçekleşti. 



Ahmet Hâşim, "Müslüman Saati" adlı denemesinde bu yeni hayatın hercümercini derinden duyarak anlatır : "İstanbul'u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu."(Hâşim 1981 :102) Hâşim ayrıca eskiden kendimize göre günlerimiz ve saatlerimizin varlığını da belirtir. "Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi." Işıkla müsâvi, ışığa ayarlı ve ışık dolu günler... Pratik, basit, yorucu olmayan ve "geceleri dinlenmemiz için yaratılan" bir zaman tasavvuru... Bu zaman birçok mukaddesi de içinde saklayan bir zamandı. Doğumlar, ölümler, evlilikler, törenler hep bu zamana bağlıydı. Hâşim, eski saatlerin hayatımızdan çekilmesini derinden farketmiştir : "Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. (...) Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" meydana getirdi. Bu, müslümanın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve sonu gelmez günüydü."(Hâşim 1981: 103)



Ahmet Hâşim'in, saatlerin hayatımıza müdahalesiyle ilgili örneklerinden en dikkkat çekici olanı "fecir saati" ile ilgili olanıdır. Eskiden rüyasız uykunun sonu ve yıkanma, ibadet etme, neşe ve ümit başlangıcı olan fecir, artık hayatımızda başka bir hale girdi. "Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz."(Hâşim 1981: 104)



Hayatımızın tanzimini doğrudan etkileyen zamanın cetveli, yani takvim, toplumların yönlendirilmesinde büyük rol oynamaktadır. Nitekim her toplum kendi hayat tarzına ve günlük hayatına göre şekillenmiş bir zaman anlayışına sahiptir. İslam bilginlerinden Takiyüddin'in 1563'te namaz saatlerini gösteren bir saat yapmakla görevlendirilmesi, İslâm toplumunda zamanın namaz vakitlerine göre düzenlenmiş olduğunun da bir göstergesidir (Kurz 2005: 46). 



Yaşadığımız yeni milenyumun da bu anlamda "küreselleştirilen dünya"yı tek bir zamana doğru götürdüğüne şahit oluyoruz. Ne gariptir ki hiç kimse çıkıp da "herkesin milenyumu kendine" dememekte ve dünyadaki farklı dinler, kültürler, milletler aynı heyecanla tek boyutlu ve "yönlendirilmiş" bir zaman anlayışına teslim olmaktadırlar. Oysa "zaman" kavramı, dinlere, kültürlere ve ırklara göre değişmektedir. 



Milâdî takvimden önce, Batı dünyasında Roma'nın kuruluşu tarihini esas alan Roma takvimi kullanılmaktaydı. Bu takvim Hz. İsa'nın doğumundan yaklaşık yedibuçuk asır önceye dayanıyordu. Roma takviminin 1285. ve Hz. İsa'nın doğumunun 532. yılında, Diyonisyos Eksigos adlı papaz ruhanî meclise Hz. İsa'nın doğumunu başlangıç olarak kabul eden bir takvim önermiştir. Bu önerinin uygun görülmesiyle Roma'nın kuruluş tarihinin 754. yılı, Hz. İsa'nın doğum yılıyla birleştirilerek Milâdî takvim tespit edilmiştir. Bu takvim, Papa XIII. Gregor tarafından geliştirilerek 1582 yılından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. İşte bizim de tâbi olduğumuz yeni milenyumun takvimi de budur. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, her kültürün, dinin ve milletin kendi kabullerine ve tarihî olaylarının önemine göre bir "takvimi" vardır. 



Musevîler, M.Ö. 7. yüzyılı, 3761 tarihi olarak kabul etmektedirler. Bu durumda 2000 yılının Musevî takvimindeki karşılığı 5760 yılıdır. Budistler, Buda'nın ölüm tarihi kabul ettikleri M.Ö. 543 yılını tarihin başlangıcı kabul etmektedirler. Buna göre 2000 yılının Budist takvimindeki karşılığı 2543 yılıdır. İslam âleminin takvimi olan Hicrî takvim, Hz. Ali'nin hilafeti sırasında uygulanmaya başlanmıştır. Hicrî takvimde, Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicret ettiği milâdî 16 Temmuz 622 tarihi başlangıç olarak kabul edilmektedir. Milâdî 2000 yılı, Hicrî takvime göre 1420 tarihine karşılıktır. 



Bütün bunların dışında, Uzakdoğu, Eski Yunan, Çin ve Hindistan'da da farklı takvimler mevcuttur. Bu takvimlerin hepsinde de dinlerin, kültürlerin ve milletlerin zaman anlayışları sergilenmektedir. O halde "herkesin milenyumu kendine" sözü, kültürel kimliklerin varlığını ve önemini de işaret etmektedir. Saatlere teslim olmak ve saatlerin bizi çekip çevirdiği çerçevede yaşamak, hürriyetimizi kendi elimizle sınırlamaktan başka bir şey değildir. Resmî takvimler ne olursa olsun, günümüzü ve saatlerimizi tanzim etmek bizim işimiz. Eskiler "yatsı" ifadesiyle aynı zamanda yatma vaktini de kastetmişlerdir. 



Öyle ya, "geceler istirahatimiz için yaratılmış" bir siyah örtü değil midir? 




KAYNAKLAR
Ahmet Hâşim, Bize Göre, Kültür Bak. Yay. Ank. 1981
Cogito, Takvim : Zamanın Haritası, Yapı Kredi Yay., sayı : 22, Bahar 2000
Kurz, Otto (2005), Sultan İçin Bir Saat, çev. Ali Özdamar, Kitap Yay.
Moran, Berna (1983), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yay., İst. 
Sâbit (1991), Divân, Haz: Turgut Karacan, Sivas.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1987), Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yay. 



26 Eylül 2014 Cuma

Kosova ve Karadağ`a Yolculuk

PRİZREN, BİR OSMANLI HATIRASI

8 Eylül 2014
 “Seyahatin önündeki tek engel, kapının eşiğidir” der, bir Bosna atasözü. Biz de aşmıştık eşiği ve düşmüştük yola. Uzun süredir gidip görmeyi istediğim Kosova ve özellikle Prizren’in bu kadar yakın olduğunu bilemezdim.

 Yazı: Serkan Doğan
 Fotoğraflar: Mehdi Öztürk

Batı’nın haçı ve kılıcının girmediği, küçük, genç, barış ve huzur kokan, Saraybosna’ya benzettiğim Kosova’nın nüfusu 2 milyon, Prizren’in ise yaklaşık 200 bin. İstanbul’dan uçakla gayet iyi fiyatlarla ve 1 saat 15 dakika içinde Kosova’da oluyorsunuz. (Ayrıca, İstanbul ile Prizren arası 1000 km, aracınızla da karayolundan seyahat edebilirsiniz). Adeta Anadolu’nun herhangi bir şehrine iner gibi iniyorsunuz uçaktan. Havalimanından başkent Priştine yaklaşık 10 km. Priştineile Prizen arasını ise 80 km ve bu yolu muhteşem karlı Şar Dağı (2750 metre) manzarası ile 1 saat içinde alabiliyorsunuz.“Vardar Ovası” adlı Rumeli türkümüzde geçen Maya Dağı‘nın aslı Şar Dağıdır. Şar Dağları aynı zamanda Kosova ile Makedonya arasında usulca ve tüm heybetiyle uzayıp giden dağ silsilesinin de adı. Al topuklu ve al yanaklı beyaz kızların memleketine geldiğimizde, kendimizi canlı, hareketli ve pırıl pırıl bir Türk şehrinde buluyoruz.

(Vardar Ovası’nın ise hikâyesi şöyleymiş; Osmanlı orduları fetih için geldiklerinde yerli halka burada hiç nehir olup olmadığını sormaları üzerine onlardan: “Var, ama dardır…” cevabını alırlar). Birbiri ardına tarihi eserleri, TİKA’nın restore ettiği Sinan Paşa Camii, yanındaki çayhaneleri, çarşısı, Taşköprü’sü ve içmeye doyamadığımız Şadırvan mevkii sularıyla büyüleniyoruz. Derelerinin (Suzi su, Kukli Beg deresi, Kasım Beg deresi, vs) ve çeşmelerinin (Şadırvan, Topokli, Suzi çeşmesi, vs) yanı sıra, 20’yi aşkın tekke (Karabaş Baba, Tezcir Efendi, Dalgın Baba, Sofu Baba, Kız Türbesi, Aceze Baba,vs), 22 cami ve 2 mescit, saat kulesi, hamam kalıntıları ve 590 metre yükseklikte yer alan ve şehre panoramik açıdan bakabileceğiniz bir kalesi var.

Savaş meydanında her iki komutanın yaşamını yitirdiği (Sırp prensi Lazar ile Osmanlı sultanı Hüdavendigâr) muharebede, 1390 yılında Sultan Murad tarafından ele geçirilmekle beraber, tam fethi Fatih tarafından 1455 yılında gerçekleştirilen ve eski ismi Theranda olan Prizren’in dört bir tarafı dağlarla çevrili, neredeyse her biri ayrı bir ülkeye götürüyor sizi. 1912 yılında Balkan harbiyle Sırpların eline geçen, 2008 yılında ise bağımsızlığını ilan eden Kosova’da, hemen hemen herkes gayet güzel Türkçe konuşuyor ve Türkçe konuşmak burada asaletten sayılıyor. Bu olgunun kültürel olduğu kadar siyasi de birtakım temelleri var. Şehirde para birimi olarak Euro kullanılıyor ve fiyatlar bizim büyükşehirlerimize kıyasen gayet makul. İnsanlar Türkiye’den gelen ve onları kucaklayan soydaşlarını görmenin mutluluğunu her şekilde belli ediyorlar, kendimizi evimizde hissediyoruz. Kebap ve köfteleri, Saraybosna böreği, Fulya böreği ve Trilçe tatlısı akşamımızı renklendiriyor. Işıklandırılan kalenin ve gürül gürül akan Akdere (Bistriça) üzerinde yer alan Taşköprü’nün manzarası bir ayrı güzel. Milli şairimiz Mehmet Akif’in de doğum yeri olan Prizren, hem görsel bir şölen, hem ruhsal bir dinginlik sunuyor. Etnik olarak ekserisi Arnavut olan Kosova savaş yorgunu ve şimdilerde barışın keyfini sürmeye çalışıyor. Evinizin bir odasından bir diğerine geçercesine, bu dost ülke ve kardeş şehirden, iyi anılarla ayrılacaksınız…

KOTOR, ADRİYATİK’TE BİR CENNET
Prizren’in ardından hedef Kotor’du. (Doğrudan eski ismiyle Tito’nun şehri Tigorad, yeni ismiyle ise başkent Podgorica’ya uçmadığımız için) Karadağ’da yer alan Kotor’a gitmek için önce Ulcin’e gitmek gerekiyordu, Türk müteahhitler tarafından yapılan otoyol sayesinde bu yol 10 saatten 4 saate kadar inmiş. (Burada Priştine’deki oldukça modern havalimanının da yine bizim tarafımızdan yapıldığını ve işletildiğini hatırlatalım, dolayısıyla bütün görevliler İngilizce yanında Türkçe de konuşuyor). Kosova’nın Prizren şehrinden Karadağ’ın Ulcin şehrine geçerken önce basit pasaport kontrol prosedürlerinin ardından İşkodra yakınlarındaki sınır kapısından Arnavutluk’a giriyoruz ve birkaç saat sonra çıkıyoruz. Böylece 3 saat içinde 3 ülke kat ediyoruz. Dağ turizmi, kayak merkezleri, tarihi kasabaları, milli parkları, plajları, gölleri ve kanyonları ile kuşkusuz bir tatil cenneti olduğunu kanıtlayan Karadağ’a girer girmez, doğa güzelliklerini apayrı bir cömertlikle sergilemeye başlıyor.

Ulcin’den 120 km mesafedeki Kotor’a geçerken, yol üzerinde Bar, Sveti Stefan ve Budva’ya uğramamak olmazdı. Özellikle Bar’ın Eski Şehir (Old Town) bölümü büyüleyiciydi. 1571-1878 yılları arasında tam 307 yıl boyunca Türk egemenliği altında kalmış, kusursuz bir şekilde korunmuş bir Osmanlı kasabası. Deniz manzarası cabası. 200 km’yi bulan görkemli Karadağ sahillerinin en güzel bölümleri bence burada bulunuyor. Rumija dağları eteklerine kurulan Bar’ın konumu İtalya’nın Bari şehrinin hemen karşısına denk geliyor. Bar’dan 38 km sonra ulaştığımız Budva ise plajları ve otelleri ile klasik bir tatil beldesi. Aynı zamanda Balkanların en eski yerleşim birimlerinden biri. Bar’ın da Budva’nın da kaleleri var. Turizmin etkisiyle, fiyatlar Kosova’ya oranla oldukça yüksek. Bar’dan 33 km sonra ve Budva’ya 5 km kala Sveti Stefan adındaki dünyaca meşhur köy ve karaya bağlanmış adayı da ziyaret ettik.

İki yanındaki plajları, içindeki taş evleri ve olağanüstü manzarasıyla, burası da yine bir tabiat harikası. Aslında 15. yüzyılda bir balıkçı köyü olarak kurulmuş ve eski adı Pvodne köyü olan Sveti Stefan,bizim Cunda’ya benziyor. Nüfusu 625 bin olan ve 2006 yılında Sırbistan’dan referandum yoluyla bağımsızlığını kazanan Karadağ, bizim memleketimizde uzun ve güçlü insanların ülkesi olarak bilinir. Bu arada, gerçekten uzunlar. Farklı ve sağlam bir bedensel yapıya sahipler. Dünyanın en güzel fiyordlarına sahip olduğu için, Türkiye’deki bir yöremiz ile benzetmekte büyük güçlük çektiğim ve efsaneye göre “herkesin iyiliği için” yaratılmış olan Kotor, Osmanlı tarafından fethedilmeyen (Barbaros Hayrettin tarafından kuşatılmış ama alınamamış) ancak haraca bağlanan nadir yerleşim birimlerinden biri. Evet, UNESCO miras listesinde dâhil edilmiş, dünyanın sayılı fiyordlarından birine ve Akdeniz çanağının en büyük fiyorduna sahip Kotor, Avrupa’nın güney ucu. Eskiden Tito yaz tatillerini geçirirmiş, hatta Napolyon bile güzelliğine dayanamayıp, bir süre kalmış. Aynı zamanda, adı dünyanın en güzel körfezleri arasında anılıyor, Karadağ’ın Miami’si olarak biliniyor, coğrafyası itibariyle ve sükunet haricinde Dubronik’e benzetiliyor.

Rodos’ta olduğu gibi, deniz kıyısında ve surlar içinde kalan Eski Şehrin içinden çıkmak istemiyorsunuz. 8. yüzyıldan kalma saat kulesi, pek çok saray ve kilise var. Kaledeki en büyük kilisenin inşa tarihi ise 809. Kotor kalesi, daha doğrusu içinde irili ufaklı pek çok kale bulunduran surları, gerek gece gerekse gündüz bu beldeye ayrı bir gizem ve heybet katıyor. 400 metre yüksekte kalan kaleye çıkıp ve inmek yaklaşık 2 saat alıyor, mümkünse sabahın serin saatlerini tercih edin. Bayrak tepesine ulaştığınızda karşılaşacağınız manzara bütün yorgunluğunuzu unutturacaktır. Yiyecek olarak, İtalyan etkisiyle gayet leziz hazırlanan pizzalar ve deniz ürünlerini tavsiye ederim. Yıl boyunca en fazla 15 dereceye kadar soğuyan Kotor’un etrafını çevreleyen dağlar, mütemadiyen bulut tabakaları ve sislerle süsleniyor. Kotor’da zaman yavaş akıyor, manzara nefes kesiyor… “Aslında bütün yolculuklar, yalnızca başlangıç noktasına yaklaşmaya yarar” derler ve doğrudur…

 Bu yazı 2014 yılının Ağustos ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 90. sayısından alınmıştır.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde Makedon Şehirleri

Mariya LEONTİÇ
Gotse Delçev Üniversitesi, Makedonya

1.Giriş
Evliya Çelebi, “Seyahatname” adlı eseriyle insanlık tarihine yön veren kisiler arasına girmiştir. Kırk yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu‟nun en önemli bölgelerini gezip, onları tasvir ederek değerlendirmiş, bu yönüyle de imparatorluğun en önemli seyyahı olmuştur. Bu kitap, Osmanlı İmparatorluğu‟nda yasanan kültürel hayata dair çok önemli bilgiler vermektedir. Dil, halk bilimi, sanat tarihi, topografya, dinler tarihi, tasavvuf tarihi ve yerel tarih alanlarında araştırma yapan uzmanlar “Seyahatname”yi mutlaka kaynak olarak kullanırlar. Osmanlı toplumunun kültürel değerleri yanında farklı milletlerin kültür birikimine de yer veren Evliya Çelebi ve eseri bu yönleriyle evrensellik kazanmıştır. Evliya Çelebi‟nin Rumeli‟yi de gezip “Seyahatname”sinde Balkanları ve Balkan halkını tasvir etmesi bizim açımızdan da eserin önemini artırmaktadır. “Seyahatname” nin 5. ve 8. cildinde birçok Makedon Şehri için de soyut ve somut kültür varlığı ile ilgili ilginç ve değerli bilgiler vardır. Bu sebeple “Seyahatname” Makedonya için de ayrı bir değer taşımaktadır. Evliya Çelebi‟nin bakışıyla Makedonya‟daki şehirlere ve doğaya baktığımızda ülkemizin tarihini, doğasını ve insanını daha iyi hissederek anlarız ve vatanımıza gereken önemi ve değeri veririz.

...

3.Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”sinde Makedon Şehirleri

Evliya Çelebi‟nin “Seyahatname” sinde Rumeli önemli bir yer tutar, dolayısıyla Makedonya‟da bulunan farklı Şehirler ve köyler de tasvir edilir. şehirlere ve büyük köylere daha fazla önem verip uzun ve ayrıntılı anlatır, küçük köyleri ise kısaca tasvir eder. Önemli olan geçtiği her yeri, hatta ikinci kez bile olsa, birkaç cümleyle kaydeder. Bu ise, at üstünde uzun yolculuklardan sonra yorgunluğuna rağmen Evliya Çelebi‟nin titizliğini, büyük iradeyle yazma hevesini ve sorumluluğunu gösterir.

Makedonya‟da ziyaret ettiği Şehirlerin genel durumunu, coğrafi özelliklerini, iklimini, tarihini ve Osmanlı idaresini anlatır. Gezdiği Şehirlerin kalelerini, surlarını, kulelerini, yollarını, evlerini, camilerini, mescidlerini, hamamlarını, çeşmelerini, hanlarını, konaklarını, kiliselerini, manastırlarını büyük ustalıkla tasvir eder. Çoğu kez bu tasvirlerde bazı yapının güzelliğini daha iyi göstermek için karsılastırmayı da kullanır. Gittiği Şehirlerin halkını, ileri gelen kişileri, sanatçıları, onların gündelik yaşamlarını, eğlencelerini, adetlerini, inançlarını, toplumsal davranışlarını canlı olarak betimler. Bulunduğu Şehirlerin havası, suyu, meyvesi, sebzesi, farklı yiyeceklerin özellikleriyle ilgili zengin bilgiler verir. Bu sebeple, Evliya Çelebi‟nin yazılarını okurken 17. yüzyılda Makedonya‟daki Şehirlerin idari, ekonomik ve kültürel durumunu ve gündelik hayatını öğrenmiş oluruz.

Evliya Çelebi, Makedonya‟da gezdiği farklı Sehirleri tasvir ederken genellikle Su sırayla anlatır: yerin tarihi, yerin toponomisi, yerin idaresi, yerin coğrafyası, yerin yapıları, yerin çarsısı, yerin insanları ve onların hayat tarzı. Bazen bir Şehri anlatırken bütün bu unsurları kapsar, fakat bazı kasabaları tasvir ederken sadece birkaç unsura yer verir.

3.1. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin tarihi - Evliya Çelebi, Osmanlı tarihini ve idaresini iyi araştıran ve bilen bir kişidir. “Seyahatname” de ziyaret ettiği büyük Şehirlerin Osmanlı idaresi altına girdikten sonraki tarihine ve yönetimine mühim yer vermistir, fakat bazı yerlerin uzak geçmişinden de söz eder. Skopye‟nin (Üsküp‟ün) Osmanlılar tarafından alınmasını Ģöyle anlatır: “...Yıldı-rım Bâyezîd Hân fethidir. Be-dest-i Gâzî Evrenos Beğ. Ba„dehû Yıldırım Bâyezîd Hân bu cây-ı müferrihin âb [u] havâsından hazz edüp gâh taht-ı sânî Edirne'de ve gâh bu şehr-i Üsküb'de meştâ edüp etrâf-ı diyârlara şebhûnlar edüp feth [u] fütûhâtlar ederdi…” (“Evsâf-ı ravzatü'r-riyâz-ı büldân, ya„nî kal„a-i Üsküb-i merâm-ı cihân”, Cilt 5, s. 295-296)

3.2. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin toponimisi - Evliya Çelebi gittiği yerlerin toponomisi ile de ilgilenir. Eserinde, bazı Sehirlerin tarih bilgileriyle birlikte yer ismi hakkında da bilgiler sunar. “Seyahatname” de Veles‟in (Köprülü‟nün) ismini Ģöyle açıklar: “Lisân-ı Latin'de bu kal„anın (---) (---) ndir ve bânîsi Sırf krallarından Destpot Kral'dır, ammâ fâtihi sene 788 târîhinde Gâzî Hudâvendigâr'dır, be-dest-i Timurtaş Paşa feth edüp bu nehr-i Vardar üzre bir cisr-i kavî inşâ etmeğile bu şehir ol cisir ismiyle müsemmâ olup şehr-i Köpürlü derler…” (“Evsâf-ı nehr-i Vardar püllü, ya„nî hisâr-ı üstüvâr Köpürlü”, Cilt 5, s. 306).

3.3. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin idaresi – Evliya Çelebi Osmanlı İmparatorluğu‟nun idaresini çok iyi bilen bir kisidir. Her büyük Sehrin idaresini ayrıntılara kadar anlatır. Bu da o dönemin idaresi için çok değerli bir kaynaktır. Çelebi, Üsküp‟ün idaresini ve idaredeki görevlileri Söyle anlatır: “…Evvelâ Süleymân Hân tahrîri üzre Rûmeli eyâletinde başka sancakbeği tahtıdır, lâkin niçe kerre iki tuğlu mîr-i mîrânlara sadaka olunup beş yüz asker ile hükûmât edüp me'mûr olduğu sefere gider… Alaybeğisi ve çeribaşısı ve yüzbaşısı vardır ve şeyhülislâmı ve nakîbüleşrâfı vardır…” (“Evsâf-ı ravzatü'r-riyâz-ı büldân, ya„nî kal„a-i Üsküb-i merâm-ı cihân”, 296) Manastır‟ın, Osmanlı döneminde de değerli bir Şehir olduğunu Çelebi‟nin yazılarından anlamaktayız: “…Hâlâ Rûmeli eyâletinde (---) sancağı hâkinde maktû„ü'l-kalem ve mefrûzü'l-kadem Sultân Ahmed Hân'ın duhter-i pâkîze-ahteri Fâtıma Sul-tân'ın hâssıdır kim yigirmi yük akçe iltizâm ile voyvadası yüz âdem ile hükûmet eder… Ve şeyhülislâmı ve nakîbüleşrâfı ve üç yüz akçe pâyesiyle şerîf kadılıkdır… Sipâh kethüdâyeri ve yeniçeri serdârı ve şehir voyvadası ve harâc emîni ve şehir kethüdâsı ve muhtesib ağası ve bâcdârı ve mi„mârbaşısı vardır...” (“Evsâf-ı belde-i ma„mûr u müzeyyen Sehr-i Manastır”, Cilt 5, s. 307)

3.4. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin coğrafyası - Evliya Çelebi‟nin coğrafyaya karsı ilgisi büyüktür. Iyi bir gözlemci olduğundan da gezdiği her yerin coğrafi konumu hakkında ayrıntılı bilgi verir. Örneğin Evliya Çelebi Kratovo‟yu (Kıratova‟yı) Söyle tavsir eder: “...Ammâ şehrin imâristânı beyne'l-cibâleyn bir vâsi„ fezâ içre sekiz yüz aded kârgîr binâ tahtânî ve fevkânî serâpâ la„lgûn musanna„ kiremitler ile mestûr hadîka-i cinânlı ve âb-ı revânlı hâne-i ma„mûrlardır ve a„yânı gümüş ma„deni olmağile ankâ ve mesrûrlardır...” (“Evsâf-ı belde-i (---), ya„nî kasaba-i ma„mûr Kıratova”, Cilt 5, s. 302) Evliya Çelebi Veles‟i (Köprülü‟yü) ise Söyle anlatır: “Sehel mâl ile amâr olsa bir hısn-ı hasîn ve sedd-i metîn kal„a olurdu, zîrâ bir tarafda havâlesi yokdur, ammâ şehri beride nehr-i Vardar'ın iki cânibinde yalçın kayalar üzre kat-ender-kat nehre nâzır kârgîr binâ kiremit ve kayagan örtülü ma„mûr kasabadır kim mezkûr cisir ile beri şehirden karşu kıble tarafındaki bâzârlı tarafına geçilir.” (“Evsâf-ı nehr-i Vardar püllü, ya„nî hisâr-ı üstüvâr Köpürlü”, Cilt 5, s. 306)

3.5. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin yapıları - Osmanlı döneminde kalelerin önemi çok büyüktür. Neredeyse 19. yüzyıla kadar kaleler, bir Sehrin korunması konusunda en önemli yapılardı. Bu sebeple Evliya Çelebi bulunduğu Şehrin kalesini mutlaka tasvir eder. Özellikle Üsküp kalesinin tasviri verdiği bilgilerle ilgi çeker: “...Manzara-i eşkâl-i kal„a-i Üsküb-i mahbûb: ...Hâlâ iki kat bir hisâr-ı üstüvâr-ı hısn-ı hasîn ve sedd-i metîn binâ-yı kadîm ve sûr-ı azîm bir rabât-ı müzeyyen ve bir belde-i medyendir kim refî„ü'l-beyân ve halkı cümle azîmü'ş-şândır. Cümle rûy-ı dîvârı seng-i tırâş ile mebnî ve mücellâ ve musaykal ahcârât-ı hârâlar ile inşâ olunup her taşında olan letâfet ve zerâfetdeki tasarrufları bir diyârda temâşâ etdiğimiz kılâ„ların birinde yokdur. Hattâ üstâd-ı mühendisîn var makdûrun sarf edüp arz-ı ma„rifet sarf etdiğin ayân ü beyân etmekiçün ol bennâ-yı bânî rûy-ı dîvâra ve pâk-i tâb-ı devâreye eyle tasarruflar, eyle zıhlar ve gilviler ve medîneler edüp ol seng-i hârâları gûyâ kalem-tırâş ile alçı oyar gibi münakkaş oyup gûyâ Nakkaş Fahrî gibi kâğızbürlük edüp her tasarrufların sihr-i i„câz edüp atlas-ı felekde eyle bir kârgirlik mermer-bürlüğü bir mi„mâr-ı selef etmemişdir. Meğer Atina şehrinde Eflâtûn İlahî dershânesi kim hâlâ Ebü'l-feth câmi„idir, eyle tasarruflar meğer bu câmi„de ola. Ve'l-hâsıl bu kal„a-i Üsküb şehrin vasatında şekl-i muhammes şeddadî binâ-yı mukavves kal„a-i bâlâdır kim cânib [u] etrâfında dîvârlarının kaddi kâmil elli zirâ„-ı âlîdir ve cümle yetmiş aded ebrâc-ı kavîler ile ârâste ve iki bin aded dendân-ı bedenler ile pîrâste olmuş rabât-ı müzeyyendir ve cânib-i kıbleye mekşûf üç kat demir kapuları var kim her bâb-ı mu„allâların mâbeynlerinde nigehbânlar ile [170a] mâl-â-mâl olduğundan mâ„adâ her bâb arasında rûy-ı dîvârda gûnâ-gûn âlet-i silâhlar ile yemîn ü yesâr dîvârları bezenmişdir...” (“Der-beyân-ı eskâl-i zemîn-i Sehr-i Üsküp-i hûb”, 5. Cilt, s. 296-297)

...

Yazinin tamamı icin tiklayiniz.



2 Temmuz 2014 Çarşamba

Osmanlı’da Kadın Şairler

Nazan Bekiroğlu
Osmanlıda kadın şairler kadar, kadın şairler üzerine yapılmış araştırmaları da gözden geçirmek isteyen bir araştırmacı hayal kırıklığına uğramayı peşinen göze almak zorundadır. Sözünü ettiğim hayal kırıklığı kadın şair sayısının azlığı gibi bunlar üzerine yapılan araştırmaların sayısının da azlığından kaynaklanmaktadır.
Geleneksel dönemde edebiyat tarih ve tenkidinin yerini tutan tezkirelerle sınırlı kalan edebî araştırmalarda adı geçen kadın şair sayısı iki elin parmaklarından çok az fazladır. Tezkirelerin sınırlı ifade kalıplarına sıkışmış olarak birbirine benzer cümlelerle tanıtılan, bir çoğunun eserleri dahi elimize ulaşmış olmayan bu şairler hakkında doyurucu araştırmaların yapılmış olmasını zaten bekleyemeyiz.
Tanzimat sonrasında sayılarında artış görülen kadın şairler üzerinde ise münferit ve ciddi birkaç çalışmanın varlığına rağmen; kadın şairlerimizi başlangıçtan itibaren ele alarak ortaya gerçek bir panorama çıkaracak sistemli bir çalışmanın henüz yapılmadığı aşikârdır.
Zeynep Hatun
Mihrî Hatun
Ani Hatun
Fıtnat Hanım
Leylâ Hanım
Şeref Hanım
Âdile Sultan
Tevhîde Hanım
Feride Hanım
Hatice Nakiye Hanım
Sırrî Hanım
Münire Hanım
Fıtnat Hanım (Trabzonlu)
Habibe Hanım
Hasibe Maide Hanım
Hatice İffet Hanım
Leylâ Hanım (Saz)
Nigâr Hanım
Makbule Leman
İhsan Raif
Şükûfe Nihal
Halide Nusret Zorlutuna
ZEYNEP HATUN
Divan şiirinin bilinen ilk kadın şairi. 15. Yüzyılda yaşamış bir kadı kızı ve bir kadı eşi. Çağdaşı olan Mihri Hatun ile aralarında latifeler ve karşılıklı şiir söyleşmeleri var. Divanı, Sultan Mehmet adına düzenlendi. Zeynep Hatun, şiirlerinde, kadının isteklerini, açgözlülük olarak nitelendirir ve döneminin kadınının aşağılık konumundan sıyrılma isteğini anlatır. Zeynep Hatun, bir şair olarak kabul görebilmek için, arzularının “merdane” olmasını ister. Tıpkı alçakgönüllü bir erkek gibi, bilge olmak isteğini vurgular. Yumuşaklık, sevecenlik gibi kadına özgü bazı değerleri, zayıflık ve ruhsal eksiklik diye nitelendirir. Aşık Çelebi, “Mesairus Şuara” adlı kitapta, Zeynep Hatun’un yaşamının son döneminde şiiri bıraktığını, inzivaya çekildiğini anlatır.
ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
GAZEL
Keşfet nikabını yeri göğü münevver et
Bu âlem anasırı firdevs-i enver et
Depret lebini cüşe getir hacz-i kevseri
Anber saçını çöz bu cinanı muattar et
Hattın berat verdi saba yeline dedi
Tez er Hatay’a Çin’i tamam et müseehhar et
Yâra yolunda âşk ile derdinden ölenin
Kim der sana ki hecr ile cânın mükedder et
Zeynep çü dost zülfü gibi tarümarsın
Divane olma şiirini divan ü defter et
Zeyneb ko meyli zinet-i dunyaya zen gibi
Merdane var Sade-dil ol terk-i ziver it
MİHRÎ HATUN
1460 ya da 1461′de Amasya’da doğdu ve 1506′da yine burada öldü. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa. “Mihrî” mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya’dan (Belâyî) aldı. Hiç evlenmedi. Sultan 2. Bayezid ve oğlu Şehzade Ahmed’in Amasya Valiliği sırasında kentte toplanan bilgin ve sanatkarların meclislerine katıldı. Mihrî Hatun, Zeynep Hatunla birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerinden. Güzelliğiyle bölgede ün salan Mihri Hatun, sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınır. Diğer divan şairi kadınlardan aşkı çekinmeden kullanmasıyla ayrılır. Şairi Necati Bey’i kendisine örnek aldığı, şiirlerini Necati Bey’e gönderip fikrini öğrenmeye çalıştığı iddiaları da var. Söylentilere göre Necati Bey ile aralarında duygusal yakınlaşma vardı. Ayrıca şiirlerinde, Müyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu aşka dair ipuçlarına da rastlanır. Mihri Hanım Divanı 1967′de Moskova’da basıldı.
ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
GAZEL
Ben umardım ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın
Ne bileydim ki seni böyle cefâ-kâr olasın
Hele sen kaaide-î cevrde eksik komadın
Dostluk hakkı ise ancağ ola var olasın
Reh-i âşkında neler çektüğüm ey dost benim
Bilesin bir gün ola aşka giriftâr olasın
Sözüme uymadın ey asılası dil dilerim
Ser-i zülfüne anın âhiri ber-dâr olasın
Sen ki cân gül-şeninin bi gül-i nev-restesisin
Ne revâdır bu ki her hâr ü hasa yâr olasın
Beni âzâde iken aşka giriftâr itdin
Göreyim sen de benim gibi giriftâr olasın
Bed-duâ etmezem ammâ ki Huda’dan dilerim
Bir senin gibi cefâ-kâra hevâ-dâr olasın
Şimdi bir hâldeyüz kim ilenen düşmanına
Der ki Mihrî gibi sen dahi siyeh-kâr olasın
...
Yazinin tamamı icin tiklayiniz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page


 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı