sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2017 Pazartesi

Şerif Mardin bibliyografyası (1950-2007)

Alim ARLI, Divan Dergisi (2006/2: Yıl 11, Sayı 21)


Bu bibliyografyada, Prof. Dr. Şerif Mardin’in 1950 yılından 2007 yılına kadar akademik hayatını yansıtan tüm yayınlarının ve üniversite çalışma hayatının kronolojik/ bibliyografik bir tasnifi yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmada ilk olarak Şerif Mardin’in görev yaptığı akademik kurumlar ve çalıştığı üniversitelerin bir dökümü ortaya konulmuştur. Daha sonra tespit edebildiğimiz kadarıyla, Mardin’in siyasî hayatı, dernek faaliyetleri ve aldığı ödüller kaydedilmiştir. Üçüncü olarak Mardin’in tüm eserleri zaman dizimi sırasına göre sınıflandırılarak verilmiştir. Bu tasnifte makale, deneme, söyleşi veya kitapların ilk yayınlandığı yer temel alınmıştır. Mardin’in Türkçede basımı yapılan toplu eserlerinde yer alan çalışmalar kaynağın ilk yayınlandığı yerin hemen ardından ayraç içinde gösterilmiştir. Belirtmek gerekir ki, fazlasıyla dağınık durumda olan bu eserlerin yayınlandığı yerlerin ilk baskı yerine göre tasnifi sırasında gözden kaçmış olan yayınların bulunması muhtemeldir. Ulaşabildiğimiz bütün mülakatların künyelerini vermekle beraber, ulaşamadığımız başka söyleşiler de olabilir. Fakat bunların sayısının fazla olduğunu zannetmiyoruz. Dördüncü olarak Mardin’in Türkçeden İngilizceye ve İngilizceden Türkçeye yaptığı iki çevirinin künyesi verilmiştir. 


Son kısımda ise doğrudan yine Şerif Mardin’in çalışmaları üzerine İngilizcede ve Türkçede yayınlanmış olan makale, kitap ve tezlerin bir dökümü yapılmıştır. Burada takip edilen yöntem, Mardin’e yapılan atıflar değil, doğrudan Mardin’in çalışmalarını ele alan eserlerin tespitidir. Bibliyografyanın her bölümünde muhtemel eksiklikler sözkonusu olabilir. Fakat altı yıllık bir araştırmaya, kaynak eserlerle ikincil literatürün tespitine dayanan bu çalışmada mütekâmil bir bibliyografya oluşturmaya gayret edilmiştir. Mardin’in düşüncelerini konu alan ikincil literatürün teferruatlı bir dökümü ise tarafımızca halen çalışılmakta olup ileriki bir tarihte yayımlanacaktır. Kanaatimizce bu tür çalışmalar, fikir âlemimize mütevazı bir katkı, yapılacak eleştiri ve kritiklere doğru bir zemin sağlayacak dökümler olarak değerlendirilmelidir. Elinizdeki bibliyografyada yer alan yayınların gruplandırılmasının sonuçları şu şekildedir: 85 makale, 11 söyleşi, Forum’da çıkan 45 deneme/yazı, 18 kitap tanıtımı, 5 müstakil kitap, 5 makaleler derlemesi kitap.



Tam metin için tıklayınız.


.

.
.

19 Mayıs 2017 Cuma

Halil İnalcık’ın (1916-2016) Akademik Biyografisi

Selim Aslantaş, Hacettepe Üniversitesi, Tarih Bölümü
Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Dergisi
Cilt 1, Sayı 1, 2017
20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında göstermiştir. İnalcık; Türk, Amerikan, İngiliz, Sırp ve Arnavutluk akademilerine üye seçilmiştir.
Tanınmış Amerikalı sosyal bilimci Immanuel Wallerstein, İnalcık hakkında şu satırları yazmıştır (Arka Kapak Yazısı, Makaleler, Ankara: Doğu-Batı, 2005) “Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir “tarihçi” olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.”
I) HALİL İNALCIK’IN AKADEMİK KARİYERİNİN KİLOMETRE TAŞLARI DTCF YILLARI (1940-1972)
Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi’nde devam etti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsü’nde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü’nün derslerini takip etti. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940’da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942’de Türkiye’de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942’de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945’te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul’da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer’iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947’de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.
AÜDTCF tarafından bilgi, görgü ve çalışma alanındaki ihtisasını artırmak üzere 1949’da gönderildiği İngiltere, British Museum’da Türkçe yazmalar üzerinde çalıştı ve Calendar of State Papers serisinde Osmanlı tarihine ait kayıtları topladı. Londra Üniversitesi, School of Oriental and African Studies’de (SOAS) Prof. Paul Wittek’in seminerlerine katıldı. Bu seminerlere katılan B. Lewis, V. Ménage, V. Parry, E. Zachariadou gibi tarihçilerle tanıştı. Dünyanın en önemli arşivlerinden İngiltere, Public Record Office’te Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili kaynak taraması yaptı. 1950’de Paris’te toplanan Milletlerarası Tarihi İlimler Kongresi’ne katıldı. Annales okulunun (École des Annales ) kurucularından Fernand Braudel ile tanıştı. Onun 1949’da yayınlanan La Méditerranée et le monde méditerranéen à l’époque de Philippe II (II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası) adlı çığır açan eseri İnalcık üzerinde derin etki yaptı ve Türkiye’de bu eseri tanıtan bir yazı yazdı (1950). İngiltere’den 1 Şubat 1951’de Türkiye’ye döndü. 1951’in yaz aylarında Bursa Şer’iyye Sicilleri üzerinde çalışmaya başlayarak bu sicillerin önemi belirten bir makale yazdı (“15. Asır Türkiye İktisadî ve İçtimaî Tarihi Kaynakları”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 15 (1953-54), 51-67). Osmanlı hukuku ve sosyal hayatı açısından son derece kıymetli bilgiler içeren 280 defterlik bu koleksiyonunun tasnif edilip ciltlenmesi için girişimde bulundu. Bu girişim neticesinde Topkapı Sarayı’ndaki atölyede ciltlenip temizlenerek tekrar Bursa’ya gönderilen siciller bugün Bursa Arkeoloji Müzesi’nde araştırıcıların istifadesine açılmıştır.
İnalcık, 2 Haziran 1952’de Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği teziyle profesörlük pâyesi aldı. 1953–54 ders yılında Columbia Üniversitesi School of International Affairs’a ziyaretçi profesör olarak davet edildi. Prof. Tibor Halasi-Kun ile birlikte Amerika’da Osmanlı-Türk araştırmalarının gelişmesinde rol oynamış bulunuyor. 1956-57’de Rockefeller Vakfı’nın bursuyla Harvard Üniversitesi’nde “research fellow” olarak bulundu. Amerikan tarihi derslerini izledi. Harvard Üniversitesi’nde ayrıca Prof. H. A. R. Gibb’in İslam tarihi derslerini izledi. Harvard profesörlerinden W. Langer’in teklifi üzerine An Encyclopaedia of World History’nin Osmanlı kısmını gözden geçirmeyi üstendi (bkz. eserin 4. baskısı). 1957’de Türkiye’ye döndü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (AÜSBF) Osmanlı, Avrupa ve Amerika tarihi okuttuğu gibi “İdari Teşkilât Tarihi” ve “Devrim Tarihi” derslerini de üstlendi.
Bu yıllarda İnalcık, yurt içinde ve Batı memleketlerinde birçok kongreye bildiri vererek katıldı. 1958’de Münih’te düzenlenen XI. Uluslararası Bizantinistler Kongresi’nde “The Problem of the Relationship between Byzantine and Ottoman Taxation” başlıklı bildirisini okudu. 1960’ta ders vermek üzere İsrail İbranî Üniversitesi’ne davet edildi. Yaz aylarında Millî Birlik Komitesi’nin isteği üzerine Güneydoğu bölgesine üniversiteden bir heyetle inceleme gezisi düzenledi. Toprak meseleleri hakkındaki araştırmaları dolayısıyla çağrıldığı toplantıda bölgenin meselelerinin tespiti için bir Güneydoğu Enstitüsü kurulmasını teklif etti. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün (TKAE) kuruluş döneminde faaliyetlerde bulundu.
…
Makalenin tamamına aşağıdaki linkten ulaşılabilir.
http://dergipark.gov.tr/yutad/issue/26904/282923

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Kuramsal Yaklaşım ve Türk Sosyolojisi


Ünver GÜNAY, Erciyes Üniversitesi 
Kayseri Universitesi SBE Dergisi, 2006


Özet
Sosyoloji araştırmalarında teorik yaklaşımın önemi büyüktür. Zira teori, deneye  imkân veren bir alanda araştırmanın düşünsel bir temele oturmasını sağlamakta, ona fikrî bir derinlik, genişlik ve zenginlik kazandırmaktadır. Nitekim dünya ölçüsünde gerçekleştirilen sosyoloji araştırma, inceleme ve çalışmalarında kuramsal yaklaşım konuları üzerinde önemle durulmakta, hatta son zamanlarda kuramsal sosyoloji çalışma ve yayımlarında bir artış gözlendiği gibi, onlar eskiye oranla daha sistematik, analitik ve kritik bir nitelik kazanmış görünmektedirler. Çalışma ve yayımların özellikle son dönemde giderek çağdaş sosyoloji kuramları üzerine odaklanmakta oluşu da kayda değerdir. Buna karşılık, Türkiye’de sosyoloji ve özellikle de din sosyoloji alanındaki bilimsel çalışma ve yayımların aynı ölçüde özgün bir kuramsal yaklaşım düzeyine erişmediği anlaşılmaktadır. Esasen Türkiye’de kuramsal sosyolojik yaklaşım konularını ele alan çalışmalar da sınırlı sayıda olup,  bunların çoğu çeviri yahut derleme niteliğindedir. Bununla birlikte son dönemde bu yöndeki çalışma ve gayretlerde bir artış da mevcuttur. Nitekim çağdaş sosyoloji kuramları konusunda son döneme ait iki çeviri eser daha da dikkate değer olup, onlar Türkiye’de sosyoloji ve özellikle de din sosyolojisi araştırma ve çalışmalarının belli bir bilimsel, kuramsal, analitik ve sistematik düzeye erişmesi bakımından önemlidir.


Giriş
Sosyolojinin, uzun bir hazırlık dönemini müteakip modernitenin köklü değişim ve çalkantı ortamında Batı’da karşılaşılan toplumsal sorunlara çözüm arayışları bağlamında bağımsız bir bilimsel disiplin olarak kendini göstermiş olması, aynı zamanda deneysel ve objektif bir hüviyetle karşımıza çıkmasına da yol açmış bulunmaktadır. Öyle ki, bu durum sosyologları, toplumu ve orada meydana gelen sosyal olaylar, olgular ve süreçleri toplumsal bir gerçeklik olarak incelemeye götürmüş, bu bakımdan da sosyolojide, ilk dönemlerden itibaren uygulamalı araştırma eğilimi bir şekilde kendini göstermiştir. Gerçi, sosyolojinin uzun süre birlikte  hayatiyet bulduğu spekülâtif felsefeden ayrılarak bağımsız bir bilim haline gelmiş olması onun, toplum ve tarih felsefesi gibi spekülâtif yaklaşım eğiliminin egemen  olduğu disiplinlerle karıştırılmasına yol açmış ve esasen orada özellikle başlangıç  dönemlerinde topluma ve orada meydana gelen sosyal fenomenler ve sorunlara   teorik ve spekülâtif yaklaşım eğilimi oldukça ağırlık kazanmıştır. Ancak, zamanla  bu durum değişmeye ve deneysel ve objektif karakterli uygulamalı bir sosyoloji eğilimi güçlenmeye yönelmiş olup, hatta o giderek teorik yaklaşımın önüne geçmeyi de başarmıştır. 

1. Sosyoloji Araştırmalarında Kuramsal Yaklaşımın Önemi

Bununla birlikte, empirik sosyolojinin giderek teorik yaklaşım çalışmalarına baskın bir özellik kazanması, sosyolojinin toplumsal olguların basit bir gözlemi yahut sade bir betimlenmesi ile ilgilenen ve yetinen sırf deskriptif bir bilim ya da “sosygografi”den ibaret olması anlamına da gelmemektedir. Başka bir deyişle, empirik araştırmanın teorik bir temel üzerine oturması ve onun rehberliğinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Esasen, bu anlamda deneysel yahut uygulamalı sosyoloji araştırması teorinin ya da teoriden çıkarılan varsayım yahut denencenin empirik bir sınanması olmaktadır. Aksi halde sosyoloji pratik durum ve sorunların yüzeysel bir betimlemesi yahut “malumu ilâm” veya acele genelleme ve indirgemelerle yetinen fikrî bir kısırlık, totoloji ve hatta açmazlara sürüklenmekten kendini kurtaramıyacaktır.

Esasen, her bilim gibi sosyoloji de teoriye dayanmaktadır. Zira, somut olguların kavramlar aracılığı ile aralarında bağlantılar kurulması suretiyle bir tür soyutlaştırılmasından ibaret olan teori, aynı zamanda deneye imkân veren bir alanda sistematik tahmin ve açıklamalar getiren ve kavramlardan oluşan fikrî bir alet işlevini görmekte; toplumsal fenomenler arasındaki karmaşık ilişkileri ancak teoriler aracılığı ile bir “paradigma” ya da düşünsel bir “model”e oturtmak ve böylece araştırmaya sistematik bir fikrî derinlik ve genişlik kazandırmak mümkün olmaktadır. Kısacası, bilimde ve özellikle de sosyolojide teorik yaklaşım oldukça önemlidir ve esasen pratiğe el atması sebebiyle empirik yaklaşım ondan bir kopuşmuş gibi görünse de gerçekte ona sonuna kadar dayanmak zorundadır; zira aksi durumda yüzeyselliğe saplanıp kalma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Aslında bu durum, sosyolojinin yanı sıra onun ve fakat aynı zamanda modern din bilimlerinin bir alt-dalı olan din sosyolojisi için de geçerlidir. Nitekim böyle olduğu içindir ki, tüm dünyada sosyoloji yahut din sosyolojisi eğitimi alan ve bu alanlarda bilimsel araştırma yapmaya soyunanların sosyoloji, din, toplum, kültür vb. konular ve özellikle de teorik ve metodolojik yaklaşıma ilişkin sorunlar hususunda ciddî bir formasyon kazanmasına özel bir önem verilmekte, konuyla ilgili lisans ve lisansüstü düzeylerde dersler, seminerler, vb. etkinlikler düzenlenmekte, çok çeşitli araştırma ve yayınlar yapılmaktadır. Esasen, meselâ Batı ülkelerinde bu  konudaki literatüre kısa bir göz atış, orada bu konudaki gelişmelerin oldukça özgün ve ileri derecede analitik ve sistematik bir düzeye eriştiğini anlamamıza da izin vermektedir.

...

Makalenin tamami icin tiklayiniz.

18 Mart 2013 Pazartesi

Fuat Köprülü Üzerine

Emrah Kekilli
ekopolitik.org

Fuat Köprülü Osmanlı Devleti’nin Yıkılış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamalarına tanıklık etmiş, bu süreçlerde aktif rol almıştır. Dönemin entelektüel ve bürokratları ile yakın ilişkiler kurmuş, yapılan tartışmalara yakın ilgi göstermiştir. Dönemin öne çıkan “kimlik” tartışması Köprülü’nün entelektüel hayatının merkezi noktasında kendisini göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde devleti kurtaracak, yıkılmasının ardından ise yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kimliği ne olacak tartışması Köprülü ve çağdaşlarının entelektüel tartışmalarının merkezi konuları olarak tebarüz etmiştir.


Köprülü’nün çalışmalarında akademik kalite çok yetkin olmasına rağmen, bu eserlerin sadece akademik saiklerle yazıldığını söylemek mümkün görünmüyor. Bu çalışmaların amacını dönemin mezkûr tartışmalarının teşkil ettiği oldukça açık olarak kendini gösteriyor. Türkçü blogda yer alan Köprülü’ye göre yeni kurulacak devletin kimliğinin Türklük olması münasib görünüyordu. Aynı zamanda hocası da olan Ziya Gökalp’ten etkilediğini söylemek mümkün hatta Gökalp’in ideolojisine önemli katkılar sunduğunu iddia etmek bile mümkün görünüyor.
Fuat Köprülü’nün Hayatı
Fuat Köprülü 1890 yılında Sultan Ahmet’de Halit Ağa konağında doğdu. Osmanlı veziriazamlarından Köprülü Mehmet Paşa’nın soyundan gelen Fuat Köprülü İstanbul Darül Funun Hukuk Fakültesi’ni 1907’de üç sene okuduktan sonra eğitimini yetersiz bulduğu için terk etti. Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Fecr-i Ati edebiyat topluluğuna katıldı, Servet-i Funun’da edebi ve felsefi makaleler yayınladı. 1911 gelindiğinde Fransızca’dan iki kitap çevirecek kadar Fransızcasını ilerletmişti. Fransızca üzerinden Batı düşüncesini ve metodolojisini takip ederken bir yandan da klasik Osmanlı düşünce dünyası ile ilgilenmekte idi. 1912’de Ziya Gökalp İstanbul’a geldiğinde Türkçü düşünceler Osmanlı entelektüelleri arasında yayılmaya başlarken, Fuat Köprülü de bu fikirlerle karşılaştı. 1913 yılında Ziya Gökalp’in himmeti ile Darü’l Funun’a Edebiyat Muallimi olmadan önce “Türk Edebiyatında Usul”’ isimli eserini yayınlamıştı.
“Hoca Ahmet Yesevi ve Yunus Emre” isimli makalesi ile bu iki önemli isimi ve Osmanlı Edebiyatı’na tesirlerini önemli ölçüde inceledi. Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul kütüphanelerinde detaylı araştırma yapacak zamanı oldu.1923’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. Anadolu’da İslamiyet(1923), Türkiye Tarihi (1923), Türkiye Edebiyatı Tarihi Dersler (1926) isimli eserler üniversitede verdiği derslerin notları olarak kitaplaştırıldı. Paris, Bakü ve Oxford’da Türkoloji kongrelerine katıldı ve görüşlerini dillendirdi. 1930’lar da Türkiye yönetimi ile arası açıldı, ancak birkaç girişim ile bu sorunu aştı. 1932’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. 1934’de Mustafa Kemal Atatürk’ün talebi ile Ağrı Milletvekili oldu. Demokrat Parti saflarında siyasete devam etti ve Dış İşleri Bakanı oldu. 1966’da vefat etti.
Siyasi ve Düşünsel Bağlam ve Köprülü’ye Etkisi
20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini modernizm, rasyonalizm ve pozitivizme adamış bir etnik elit tarafından kurtarılabileceği algısı Osmanlı aydınları arasında yayılmaya başlamıştı. Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık Osmanlı İmparatorluğu için sunulan yeni kimlik türleri olarak kendini göstermekte idi. Din, iman, etnik kimlik gibi kavramlar Osmanlı düşünürleri, siyasetçileri ve bürokratları ve askerleri arasında oldukça tartışmalı kavramlar hâline gelmişlerdi.
Fuat Köprülü’nün bu dönemde Türkçü blogda yer aldığını zikrettik. 1912 yılında İstanbul’a gelen Ziya Gökalp ile yakın ilişkileri vardı. Biz Fuat Köprülü’nün bu Türkçü eğilimlerini Türk Edebiyatı’nda âşık tarzının menşe ve tekamülü, Türk Edebiyatı’nın menşei Türk Edebiyatı’nda ilk mutasavvıflar, Selçuklular döneminde Anadolu’da Türk Medeniyeti, Türk Edebiyatı Tarihi başlıklı bir çok eserindeki “Türk” başlığından anlayabiliriz. Özellikle İstanbul Darül Funun’da ders vermeye başladığında “Osmanlı Edebiyatı Tarihi” isimli dersi “Türk Edebiyatı Tarihi” olarak değiştirmesi buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Fuat Köprülü’nün içinde yetiştiği düşünsel ortamın öne çıkan iki önemli Türkçü düşünürünün incelenmesinin Fuat Köprülü’nün görüşlerini incelemede faydalı olduğunu düşündüğümüz için Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın siyasal görüşlerine değinmek yerinde olacaktır.
Diyarbakır’da bir memur ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Ziya Gökalp hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli düşünürlerinden biri oldu. Hüseyinzade Ali Turan tarafından “Türkleşmek, İslamlaşmak, Batılılaşmak” şeklinde formüle edilen anlayış, Ziya Gökalp tarafından “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” biçiminde yeniden formüle edildi.
Ziya Gökalp’e göre Osmanlı Devleti Türkler tarafından kurulmuştur. Osmanlıcılık ise, imparatorluğun Müslüman mensupları tarafından siyasi ve dini bir kimlik olarak kabul edildi. Türkler etnik olmayan imparatorluklar dâhilinde yaşadılar (Selçuklular ve Osmanlılar gibi), ancak kendi dillerini muhafaza ettiler. Ziya Gökalp net bir kimlik arayışında idi, ancak Türk olmayan Müslümanların da dışlanmaması gerektiğini düşünüyordu.



Ziya Gökalp’e göre Türk kimliği etnik temelli bir kimlik olmaktan ziyade Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel süreci içinde çeşitli birleşenlerden oluşan kültürel bir kimliktir. Ancak Gökalp’in bu görüşünü tarihsel veriler ile destekleyebildiğini söylemek mümkün görünmüyor.


Köprülü’nün en önemli avantajlarından birisi el yazmalarını dahi okuyacak düzeyde iyi bildiği Arapça ve Farsça idi, ancak bu arka planı geliştirdiği kapsamlı yöntem dâhilinde harmanlandığında Köprülü’nün farkı ortaya çıkmakta idi.

Köprülü herhangi bir konuyu ele almak istediğinde konu ile ilgili ikincil yazını derinlemesine inceler, buralarda ortaya konan görüşlerin eksiklerini ayrıntısı ile beyan eder, arkasından konu incelenirken takip edilmesi gereken yöntemin çerçevesini çizer ve buna göre konuyu ele alırdı. Fuat Köprülü’nün genel olarak eserlerinde, tarihsel süreç ile ilgili siyasi ve medeni unsurların, siyasi kültürel ve toplumsal yapıya etkilerinin dikkate alınarak, konunun bu bağlama yerleştirilerek ele alınmasını önerilmektedir. Ancak böyle kapsamlı bir yöntem ile Türklerin kendi ifade ediş biçimlerinin tezahürleri anlaşılabilir.

Cerrahoğulu’na göre Fuat Köprülü belirli bir fikri olmayan, siyasi koşullara paralel olarak fikir değiştiren bir kişidir. Örneğin 1936’da Fuat Köprülü’ye göre; tarihi meydana getirenler büyük kahramanlardır, Türkiye kurtuluş savaşı ise Mustafa Kemal tarafından var edilmiş bir tarihi olaydır. Yine Köprülü “Kemalizm” başlıklı kitaba yazdığı mukaddimede Mustafa Kemal’in tarihsel koşullar tarafından bir kişi olmadığını, aksine tarihi var eden bir kişi olduğunu iddia etmektedir. Ancak 1956’ya gelindiğinde, Fuat Köprülü Mustafa Kemal ve reformlarının tarihsel sürecin bir ürünü olduğunu öne sürmekte, hatta Mustafa Kemal’in yapması gereken bir takım şeyleri de yapmadığını iddia etmektedir.

Cerrahoğlu’na göre Fuat Köprülü Batılı entelektüelleri anlamamaktadır. Fuat Köprülü eserlerinde Taine’nin eserlerine çokça gönderme yapmaktadır. Ancak Cerrahoğlu’na göre Köprülü Taine’nin düşüncelerini sadece Ahmet Şuayip’in Edebiyat-ı Cedide’deki tercümeleri üzerinden bilmektedir.

Yani bizce mezkûr sorunun cevabı olduğunu düşündüğümüz “Bir tarihçi yalnız bir tarihçi değildir” sözünün altını Fuat Köprülü bağlamında doldurmaya çalıştık.


Ziya Gökalp’e göre etnik idealler ve vatan sevgisinden oluşan bir kültüre sahip etnik bir kimlik olarak Türklük mevcuttur. Bu Türk Milleti Osmanlı öncesinde ve İslam öncesinde de mevcuttu. Türkler etnik kimliklerine İran medeniyet havzasına girmeden önce de Osmanlı’yı kurmadan önce de sahipti ve bu kimliklerini bu medeniyetler dâhilinde yaşarken muhafaza ettiler. Tükler bu etnik kimliğe zaten sahiptirler, uygun koşullarda yeniden tahakkuk ettirebilirler.
Belirttiğimiz gibi, Ziya Gökalp Türklüğe dair söylediklerinin altını doldurabilecek tarihsel derinliğe sahip değildi. Bu görevi ise örgencisi Fuat Köprülü üstlenecektir.
Medeniyet ve kültür Ziya Gökalp’in kavramları dâhilinde merkezi bir yer teşkil etmekte idi. Ancak Ziya Gökalp, Osmanlıların kendilerine ait bir sosyoloji disiplini olmaması nedeni ile bu kavramları batılı çerçeve dâhilinde kullanmakta idi.
Gökalp eserlerinde Osmanlıcılığın getiri ve götürülerini tartışır ve her ikisini de yetersiz bularak reddeder. O Türklük, İslam ve Modernite üzerine temellenen bir Türkçülük anlayışını savunmaktadır. Hâl böyle olunca Türkler Ural-Altay ailesine, İslam ümmetine ve Batı medeniyetine ait bir etnik kimliktir.
Kazanlı bir Türk olan Yusuf Akçura, Mustafa Kemal ve Modern Türkiye ideolojisine büyük etki etmiştir. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp’in aksine İttihad ve Terakki’den uzak durmuş, Mustafa Kemal ile ise yakın ilişkiler kurmuştur. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp gibi, Osmanlıcılığı ve İslamcılığı reddetmekte Türklüğü uygun kimlik olarak önermektedir. Ancak Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın Türkçülük anlayışları arasında farklar bulunmaktadır. Yusuf Akçura daha ziyade etnik temelli bir Türkçülük anlayışına sahiptir. Yusuf Akçura Osmanlı Olmayan Türkleri dışlayan Türkçülüğe itiraz etmektedir, dünya sathındaki bütün Türkleri içeren bir Türkçülük anlayışı önermektedir.
Kısaca zikredilen bu bağlam dâhilinde Fuat Köprülü ve eserlerinin ele alınması konuyu vuzuha kavuşturacaktır.
Fuat Köprülü, Ziya Gökalp gibi, halk kültürü ve dilinin Türk halk kültürünün temeli olduğunu inanmakta idi. Ona göre Türk halk kültürü Türklüğün etnik olmayan imparatorluklar dâhilinde kendisini muhafaza etmesini mümkün kılmıştır. Tarihsel, coğrafi ve toplumsal bağlamda şekillenen, dil ve kurumlarda tahakkuk eden kimlik Fuat Köprülü’nün çalışmalarının merkezi noktasını teşkil etmektedir.
Fuat Köprülü’ye göre, Osmanlı İmparatorluğu’nu, kendi kültürlerini heterodoks İslam ile harmanlamış Türkler kurmuştur. Köprülü bir çok eserinde etnik olmayan imparatorluk dâhilinde muhafaza edilen Türk halk kültürünün izlerini sürmüştür. Bu bağlamda bu kültürün dilsel ifadesi olan Türk Halk Edebiyatı üzerine uzun araştırmalar yapmış, eserler vermiştir. Darül Fünün’da verdiği derslerin kitaplaştırılmış hâli olan Türk Tarih-i Edebiyatı Derslerinden; Garp Türklerinde Edebiyat ve Şekl-i Tekâmülü adlı eserde Anadolu’da Türk Edebiyatı’nın oluşumu ve gelişimini ele almaktadır. Türk Edebiyatı’nda Aşık Tarzının Menşe ve Tekamülü Hakkında Bir Tecrübe ve Türk Edebiyatı’nın menşei adlı eserler dâhilinde aşık tarzı edebiyatta mündemiç Türk halk edebiyatı derinlemesine incelenmektedir. Türk Edebiyatı’nda ilk mutasavvıflar; Yunus Emre ve Ahmet Yesevi adlı eser Anadolu Türklüğünün iki taşıyıcı ismini kapsamlı olarak ele almakta, bu isimlerin Türk diline katkısını irdelemektedir. Türk Edebiyatı Tarihi(ilk kitap; Kable’l İslam Türk Edebiyatı /İstanbul, 1920/, ikinci kitap; Bade’l İslam Türk Edebiyatı, İstanbul, 1921) isimli eserde Türk dilinin tarihsel gelişimi incelenmektedir. Türk Saz Şairlerine ait metinler ve tetkikler(İstanbul, 1929),XIX. Asır Saz Şairlerinden Erzurumlu Emrah(İstanbul, 1929),XVI. Asır sonuna kadar Türk Saz Şairleri(İstanbul, 1930), XVII. Asır Saz Şairlerinden Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikâyesi (İstanbul, 1930) başlıklı eserlerde Türk saz şairleri ile Türk halk kültürleri incelemeye tabi tutulmuştur. Umarız bu verdiğimiz örnekler belirttiğimiz yargının altını doldurmaya yetecektir.
Fuat Köprülü’ye göre etnik Türk ulusal kültürü Orta Asya’da köklerini bulmakta, Selçuklu ve Osmanlı yazın ve kurumlarında tahakkuk etmektedir. Köprülü Osmanlı kurumlarının, Türk kökenlerini araştırarak Türklerin tarihsel tecrübesine dikkat çekmiş. Bu tarihsel tecrübenin medeniyet unsurlarını nasıl içselleştirdiğine dikkat çekerek aksi yönde kanaat bildiren oryantalistlere ciddi eleştiriler yöneltmiştir. Les Orgines de L’Empire Ottoman, Bizans Müesseslerinin, Osmanlı Müesseslerine tesirleri başlıklı eserleri Osmanlı kurumlarının Türk tarihsel tecrübesi bağlamında değerlendirilmeye tabi tutulduğu eserlerdir.
Ayrıca bu eserler kaleme alınırken tarihsel, coğrafi, siyasi ve toplumsal bağlamın da Köprülü tarafından dikkate alındığına dikkat çekmekte yarar var. Zira bu kapsamlı yöntem Köprülü’nün yetkin akademik yönüne de işaret etmektedir.
Fuat Köprülü kendisi bir Türklük anlayışı icad etmemiş bunun yerine Türk ulusal kimliğini müşahhaslaştıran tarihsel ve kültürel veriler ortaya koymuştur. Yukarıda verilen örnekler ile bu iddiamızı desteklemeye çalıştık. Belki de Fuat Köprülü’nün Ziya Gökalp tarafından iskeleti ortaya konan Türklüğü ete kemiğe büründürdüğü söylenebilir.
Köprülü’nün Yöntemi
Yukarıda dikkat çektiğimiz siyasi ve ideolojik bağlamın Fuat Köprülü’yü güdükleştirdiğini söyleyemeyiz. Aksine Köprülü kendi dönemi ve sonrasının en öne çıkan akademik üslup sahibi ilim adamlarından biri idi. Ayrıca Fuat Köprülü’nün içinde bulunduğu ortamda mezkûr siyasi tartışmaların yanında Ahmet Mithad ve Celal Nuri gibi isimler Osmanlı tarih yazımında önemli bir dönüşüm dâhilinde yeni eserler veriyordu. Bu nedenle onun eserlerini yazarken takip ettiği akademik yönteme dikkat çekmek istiyorum.
Fuat Köprülü’nün genç yaşlarda öğrendiği Fransızca onun Batı Düşünce Ekoller, Batı Sosyolojisi, Batı Edebiyat Tarihi ve Batı Türkolojisi ile yakın ilişki kurmasını sağlamıştır. Durkhaim, Darwi, Spencer, Marx ve Bergson gibi Batılı düşünürler ile daha genç yaşta tanışan Köprülü, Hippolyte Taine’nin edebiyat tarihi eleştirilerini süzgeçten geçirerek kendi yöntemine yedirmekte, Batılı oryantalistlerin görüşlerini ise ciddi eleştirilere tabi tutmakta idi.
Medeniyet kavramı Fuat Köprülü’nün çalışmalarında merkezi bir yer işgal etmektedir. Ona göre; her tekil pratik ve kurum medeniyet unsurları bağlamında değerlendirilmelidir. Bu yaklaşımın Ziya Gökalp’in yaklaşımı ile benzerliği açık olarak görülmektedir. Ancak dediğimiz gibi Fuat Köprülü’nün tarihsel verilere hakimiyeti onu farklılaştırmaktadır.
Eleştiriler
Bu denli hareketli bir dönemde, bu denli hararetli tartışma ortamının öne çıkan bir isminin eleştirilmemesi mümkün değil. Köprülü’yü kendi dönemi ve sonrasında çeşitli cenahlardan eleştiriler yöneltilmiştir.
Fuat Köprülü’ye yöneltilen eleştirileri üç ana kategoride toplayabiliriz. İdeolojik olarak Köprülü’ye muhalefet edenler (ki gelen olarak Marxsist cephe), Köprülü’nün siyasi muhalifleri ve üçüncü olarak da bu iki gruptan da olmayanlar.
Fuat Köprülü’ye yönelik en sert eleştiri Samet Ağaoğlu’ndan geldi, bunun yayında Mahir İz ve Münevver Ayaşlı gibi isimler de Fuat Köprülü’nün görüşlerine yönelik eleştiriler yönelttiler.
“Tarih anlayışı olmayan bir tarihçi” başlıklı bir eser kaleme alan Cerrahoğlu, aslında Türkiye solunun öne çıkan isimlerinden Kerim Sadi’dir. Kitabın başlığı Kerim Sadi’nin Köprülü’ye bakış açısı hakkında ipucu vermektedir.
Cerrahoğlu, Köprülü’nün çelişik düşünceler öne sürdüğünü iddia etmektedir. Köprülü bir taraftan Türk Halk Edebiyatı’nın samimi saiklerle üretildiği için, Divan Edebiyatı’ndan daha evla olduğunu iddia ederken, diğer tarafından Fuzuli ve Baki’ye kendi zamanının yıldızları olarak methiyeler düzmektedir.
Sonuç Yerine
Tarihçinin olgu ve olaylar ile ilişkisi uzun süredir Tarih Felsefesi ve Tarih Yazımı üzerine kafa yoranları meşgul eden bir konu. Tarihçi kendi örgüleyeceği eserin konusu olan olgu ve olayları uçsuz bucaksız tarih denizi içinden hangi ilkeye göre seçmektedir, bu seçtiklerini ise hangi ilkeye göre dizinlemektedir? Bu soruya vereceğimiz cevap, modern tarihçiliğin babası Alman Tarihçi Ranke’den, tarih yazımını derin bir eleştiriye tabi tutan Hayden White’ye kadar mevcut litaratürü kullanırken bizim bu verileri kullanmamızda çok belirleyici olacaktır.
Biz bu yazıda Fuat Köprülü’nün uçsuz bucaksız tarih malzemeleri arasından eserlerinde görünen resmi çizmek için mevcut verileri hangi ilkelere göre topladığını ve hangi ilke temelinde kendi örgüsünü tamamladığı sorusunun cevabını aradık. Yani Fuat Köprülü’nün neden bir Çin tarihçisi ya da Memluk tarihçisi olmak yerine Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi ve Türk Edebiyatı üzerine araştırmalar yaptığı sorusunun yanıtını aradık. Bunu yaparken onun ilkelerini belirleyen siyasi bağlam ve yöntemini belirleyen akademik birikime dikkat çekmeye çalıştık. Ayrıca kendisine yöneltilen eleştirilere de yer vererek çok yönlü bir okuma yapmaya çalıştık.

1 Şubat 2013 Cuma

Bir Sanatkârın Bilim Adamı Olarak Portresi: Ahmet Hamdi Tanpınar

Yunus BALCI, Pamukkale Üniversitesi
Turkish Studies Dergisi, c.4, s.1, 2009

Özet: Modern Türk Edebiyatı ve etrafındaki problemler düşünüldüğünde şüphesiz ilk akla gelen isimlerden birisi Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Öncelikle bir şair, romancı,hikâyeci olarak sanatkâr kimliğiyle karşımıza çıkan Tanpınar’ın en az bu sanat adamlığı kadar ön planda olan tarafı bir bilim adamı oluşudur. Tanpınar’ın inkâr edilmeyen bir tarafı da bu iki yönünün aynı nispette derinlikli bir dünya görüşü, hayal gücü ve bilgi birikimi zenginliğiyle dolu olmasıdır. Fakat her iki alan birlikte düşünüldüğünde Tanpınar öncelikle bir sanatkârdır. Bilim eseri sayılan ürünlerinde de bu tarafı hep önde olmuştur. Her iki tipteki eserlerinde ortak bir takım kaynaklar bulunmaktadır ki bunların başında Bergson ve Bachelard gelmektedir. Diğer taraftan gerek XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde ve gerek Yahya Kemal monografisinde gerekse makalelerinde bu isimler haricinde sanat, edebiyat, felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih, mitoloji gibi alanlara kadar giden oldukça zengin bir alt yapı vardır.

1. Bir İnsan Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar 

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ömer Faruk Akün’ün verdiği bilgilere göre 23 Haziran 1901’de İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya gelir. Babası, Abdülhamit ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde imparatorluğun çeşitli yerlerinde kadılık yapmış olan Batumlu Hüseyin Fikri Efendi, annesi ise Trabzonlu Kansızzadeler ailesinden Nesime Bahriye Hanım’dır. Tanpınar, bu ailenin üç çocuğundan en küçüğüdür. Tanpınar, babasının memur olması dolayısıyla sık sık şehir değiştirmelerine bağlı olarak okul değiştirmek zorunda kalır. İstanbul’da Ravza-i Maarif’te başladığı okul hayatı Sinop, Siirt ortaokullarında Vefa, Kerkük ve Antalya liselerinde devam eder. Bu sık yer değiştirmeler esnasında Musul’da annesi tifüse yakalanarak vefat eder. On dört, on beş yaşlarında iken annesini kaybetmiş olması Tanpınar üzerinde derin izler bırakır.

Tanpınar 1919 yılında girdiği İstanbul Darülfünun Edebiyat bölümünden 1923’te mezun olur. Akabinde Erzurum’dan başlayarak Konya ve Ankara liselerinde edebiyat öğretmenliği yapar. 1930–32 arasında Gazi Terbiye Enstitüsü’nde de çalışır. 1933’te Ahmet Haşim’in vefatından sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi hocalığına getirilir. 1934’te bunlara estetik ve mitoloji dersleri de eklenir. Bu arada Amerikan Koleji’nde Türk edebiyatı dersleri okutur.

1939 yılında Tanzimat’ın yüzüncü yıl dönümünde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeni Türk Edebiyatı kürsüsü profesörlüğüne getirilir. 1942 ara seçimlerinde Maraş’tan milletvekili seçilir. 1946’da Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliğine getirilir. 1948’de tekrar Güzel Sanatlar Akademisi estetik hocalığına tayin edilir. Bir yıl sonra da yeniden Edebiyat Fakültesindeki Yeni Türk Edebiyatı profesörlüğüne getirilir ve vefatına kadar bu görevi devam eder. 1953 yılında Avrupa’ya gitme fırsatı bulur. Fransa’nın yanı sıra Belçika, Hollanda, İngiltere, İspanya ve İtalya’yı gezer. İkinci defa ise 1959’da Paris başta olmak üzere İngiltere, İsviçre ve Portekiz’i dolaşır. Bütün bu Avrupa seyahatleri, kitaplardan tanı-dığı Batı’yı, Batılı yazar ve şairleri yakından tanıma imkânı verir.
Tanpınar, 24 Ocak 1962’de geçirdiği bir kalp rahatsızlığı sonucu vefat eder. Rumeli Hisarı’nda çok sevdiği dostu ve hocası Yahya Kemal’in yanına defnedilir.

2. Bir Sanatkâr Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar
“Meyve bahçelerinde dolaşırken yavaş yavaş bir hülya adamı oldum” diyen Tanpınar, şairliğinin sustuğu yerde hikâyeci ve romancı, onun sustuğu yerde bir deneme yazarı veya makale yazarı olarak karşımıza çıkar.

...
Makalenin tamamı için tıklayınız.

21 Aralık 2012 Cuma

İnsanı İnsandışılaştıran Modernlik


Damla GÜNDOĞDU
Eskişehir Eti Sosyal Bilimler Lisesi
2010
 “Başka san’at bilmeyiz, karşımızda dururken 
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz. 
Arkadaş, biz bu yollarda türküler tuttururken 
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz!” 
(Faruk Nafiz ÇAMLIBEL) 


Modernlik kendini, insan için en yeni ve en iyi olanın anahtarını veren, ulaşılması gereken bir seviye konumunda tanımlar. Modernlik, ‘düşünüyorum o hâlde varım’ diyen insanın,‘düşünmüyorum o hâlde yoğum’ diyen bir insan konumuna evrilişinin de başyazarıdır. “Modernite bir projeye, refleksiyona; modernizasyon ise bu projeyi, refleksiyonu mümkün kılan kurumsal yapısal işleve, evrime işaret eder.” Modernizasyon sürecinde insanın zihni,küreselleşen dünyanın getirdikleriyle birlikte hayatının her alanında, evde, işte, okulda, çarşıda modernizme göre koşullandırılır. Koşullanan insan zihni hareketlerini modernizmin belirlediklerine göre şekillendirir. İnsanda içindeki ‘ben’in ne düşündüğünden, ne yapmak istediğinden çok; modern maskesini takmış olan ‘ben’in ne düşündürdüğü, ne yapmasını söylediği önemlidir. “Ben duyuşum yoksa şu hâlime ‘ben’ diyemem, ‘ben’im olmadığı takdirde, size de ‘siz’ diyemem. Bu masaya ‘masa’ diyemem…” O hâlde modernleşmeyle insan kendini diğerinden ayıran muazzam özünden uzaklaşır ve büyük bir hızla ötekileşir. Modern insanının en büyük sorunu, doğuştan ötekileştiği için benliğini bir türlü bulamamasında yatar.

 A. İpi Boynuna Takmak

İnsan’ın ortak bir tanımının yapılması değişken bir durum arz eder. Biyolojik bakımdan denk ve eşit olarak dünyaya gelen insan daha sonra içinde doğup büyüdüğü kültürün şemasını kazanarak farklılaşmaya başlamaktadır. Yaşam algısı, dünya görüşü, inancı, felsefesi gibi benliğini oluşturan unsurlar havasını soluduğu kültürün izlerini derinden taşımaktadır.

Her medeniyet kendi insan tipolojisini oluşturur. Fizyolojik ve biyolojik anlamda tek, düşünce açısından plüralist bir yapı oluşturan insan, oluşturduğu ve bulunduğu medeniyet içinde tamamen farklılaşma sürecine tabi olmuştur. Bu durumu iki büyük medeniyet açısından incelediğimizde Doğudaki insan figürüyle Batıdaki insan figürü arasında büyük farklar görülmektedir. “Sözünü ettiğimiz farklılık şematik olarak gösterilmek istenirse, bir eksenin iki tarafında yer alıp gittikçe birbirinden uzaklaşan eğriler çizmek gerekmez; Doğu eksenin kendisi olarak alınmalı ve Batı da, daha önce söylemiş olduğumuz gibi, bu eksenden çıkan ve bir dalın gövdeden ayrılışı gibi ondan uzaklaşan bir çizgiyle gösterilmelidir. Bu benzetme o denli doğrudur ki, en azından tarihî denilen zamanlardan beri Batı’nın, bir ölçüde entelektüelliği olmuşsa, bu, Doğu’dan yapılmış olan doğrudan ya da dolaylı alıntılarla olmuştur.” Doğudaki insan modeli daha gelenekselci iken; Batıdaki insan modeli geleneği en aza indirgemiştir. Doğu insanı daha diğerkâmken; Batı insanı bencilleşip egoizmin ve narsisizmin denizinde âdeta boğulmuştur. Batı insan modeli hedonist felsefeye tutsak iken; Doğu insan modeli solidarist bir algıya sahiptir. Doğu insanı gönül ehli konumunda iken; Batı insanı kendini rasyonel bir varlık olarak tanımlar. Batı insanı liberal serbest piyasa ekonomisinin temel ilkesi olan ‘sürekli kâr, en büyük kâr’ elde etme fikrinin esiridir. Bu yüzden Thomas Hobbes’un deyimiyle Batıda ‘İnsan insanın kurdudur.’; Doğuda ise ‘İnsan yücelebilen bir varlıktır.’ Dengesi kurulamayan insan terazisinde Batıdaki materyalist ve pozitivist insan modelinin karşısında Doğuda ruhani, geleneklere ve kutsal değerlere bağlı bir insan modeli vardır. Bu kıyaslamayı farklı medeniyetlerin iki önemli düşünürünün paradigmasından irdelediğimizde şunlar söylenebilir: Mevlana’ya göre, insanın kaynağında, maddenin ve her şeyin temelinde Yaratıcı görülmektedir. İnsanı bilimle açıklayan Darwin’i Mevlana’dan keskin çizgilerle ayıransa Yaratıcı’yı bir kenara bırakmasıdır.

Günümüzde gövdeden ayrılan dal olan Batı, kendini tek söz sahibi olan bir medeniyetkonumuna yerleştirmiş ve gövdeyle arasında ancak onun gemisi olan modernliğe binilerek aşılacak bir mesafe oluşturmuştur. Fakat tüm insanlığın unutmaması gereken bir gerçek vardır ki o da dünya var olduğundan beri dalları ayakta tutan gövdeleridir. 

A.1. Evrilen Batı

Düşünürler Batının bugününü her ne kadar Antik Yunan’a dayandırsalar da Batı bugünkü medeniyetinin inşasını Orta Çağ karanlığından sıyrılarak gerçekleştirmiştir. Batı o dönemde kilisenin mutlak baskısı ve ‘kültürel haçlı seferleri’nin etkisi altında idi. Batının Orta Çağ kültüründen modern kültürüne geçişini Bauman şöyle özetler: “Modernitenin ortaya çıkışı böylesi bir vahşi kültürlerin bahçe kültürlerine dönüşmesi süreciydi. Ya da daha çok, bahçe kültürlerinin kurulmasının geçmişi yeniden değerlendirdiği ve yeni dikilen çitlerin ötesinde uzanan alanlarla bahçıvanın kendi ekili arazi parçası içinde karşılaştığı engellerin ‘yabani otlar’ hâline geldiği bir süreç. 17. yüzyıl bu sürecin ivme kazandığı bir zamanda; 19. yüzyılın başlarında söz konusu süreç Avrupa yarım adasının batı ucunda genel olarak tamamlanmıştı. Oradaki başarısı sayesinde dünyanın geri kalanınca gıpta edilecek ya da onlara dayatılacak bir örüntü haline geldi aynı zamanda.” Batı, antik vahşi kültüründen kurtulup yeni bahçe kültürüne geçmesi sırasında 16. yüzyıl Rönesans- Reform, 17. yüzyıl Bilimsel Devrim, 18. yüzyıl Aydınlanma Hareketi, 1789 Fransız İhtilali ve 1780 Sanayi Devrimi’yle tarihsel bir süreçte modern yapısını tamamlamıştır. Modern kelimesi de bu oluşumlarla birlikte 17. yüzyıldan itibaren antik olandan, üstün ve yeni bir döneme atıfta bulunmak için kullanılmaya başlanmıştır.

Batı, Sanayi Devrimi ile birlikte teknolojik ve maddi açıdan Batı-dışında kalan devletlere büyük bir fark atmıştır. 17. yüzyıldan itibaren Batının dünyanın merkezine yerleştirdiği akıl, tutkuların esiri hâline gelince ‘çıkar’ kelimesi kapitalist geleceğin ilk belirtisi olarak ortaya çıkmıştır. “Modern devletin Batı Avrupa’da doğmasının diğer temel nedeni, aynı bölgede ve tarihsel dönemde gelişen kapitalizmle ilgilidir.” Rönesans ve Reform hareketleri ile Batı, kilisenin skolâstik düşünce sistemini tamamen yıkmıştır.

 …
Çalışmanın tamamı için tıklayınız.

7 Aralık 2012 Cuma

Bilim Sanat Vakfı 'Notlar Serisi'

Bilim ve Sanat Vakfı’nda yapılan tartışmalı toplantıların, konferans, söyleşi ve seminer sunumlarının bant çözümleri Notlar serisinde yayınlanmakta. 2012'de 26. sayısı yayınlanan Notlar’ın konu başlıkları sırasıyla şöyle:

1. Seyyid Hüseyin Nasr’da Gelenek, Tasavvuf ve Dinî Çoğulculuk

2. İmparatorluk mu Kozmopolis mi? Medeniyet Yol Ayrımında

3. Kendi Metinleriyle Osmanlı Tarihi

4. Osmanlı Kuruluş Tartışmaları

5. Tanzimat Çağında Osmanlı Hukuku

6. İstanbul Kütüphaneleri Üzerine Söyleşiler

7. Göğe Bakan Adam: 420. Ölüm Yıldönümünde Takiyüddin Rasıd

8. Yücel Çakmaklı ile Milli Sinema Üzerine

9. Babasının Kızı: 70. Ölüm Yıldönümünde Fatma Aliye Hanım

10. Türk Edebiyatının Batılılaşması

11. 15. ve 16. Yüzyıl Divanlarında Edirne, Bursa ve İstanbul

12. Kurtuluşun İki Yüzü: Hakikat ve Siyaset / 350. Ölüm Yıldönümünde Kâtip Çelebi

13. Osmanlı İlmiyesi

14. Osmanlı Siyaset Geleneği / Avrupa’da Doğu Sorunu

15. Osmanlı’da Nüfus ve İskan Politikaları

16. Son Dönem Bizans Tarihleri ve Osmanlı Anlatımları

17. İslamophobia Konuşmaları

18. Çizgi Dışı Bir Çizerle Çizgiler Üzerine

19. İran ve Ortadoğu Konuşmaları

20. Çocuk Edebiyatı Paneli/Çocuğu Anlayan Edebiyat

21. Çocuk ve Sanat Buluşması/Çocuk Dilinde Sanat

22. Etkin Yönetim Söyleşileri

23. Osmanlı Askeri Tarihi

24. Güncel Sanat Notları

25. Yayınevleri ve Yayıncılık Üzerine Sohbetler

26. Çin Konuşmaları

NOTLAR
174Thumb.jpg 

175Thumb.jpg 

9 Kasım 2012 Cuma

Türkiye’de Uluslararası İlişkiler Disiplini

08/11/2012 · Akademik Perspektif 

Röportaj: Ali Özalpay
İki yada daha fazla Aktör’ün uluslararası sistem denilen arenada birbirleri arasında cereyan eden her türlü ekonomik, siyasi ve kültürel olaylara uluslararası ilişkiler denir. Eski Çin ve Yunan Roma Dünyasından başlatılarak günümüz modern çağa kadar sürükleyebileceğimiz, çok uzun bir zaman dilimidir aslında uluslararası ilişkiler. Bir disiplin olarak ortaya çıkışı her ne kadar 20. Yy’a rastlasa da hızla küreselleşen Dünyamızda vazgeçilmez bir disiplin alanıdır. Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. Haluk Özdemir ile uluslararası ilişkiler disiplini ve Türk uluslararası ilişkileri üzerine konuştuk..
-Modern uluslararası ilişkiler 1648 yılında doğmuş olsa da uluslararası ilişkiler disiplininin doğuşu 1919 yılına rastlar. Aradan geçen 3 asırlık zamanı nasıl açıklayabiliriz?
Gerçekten de modern uluslararası ilişkilerin doğuşu olarak 1648 Westphalia düzenini alıyoruz. Bu tarihten itibaren geçen 3 yüzyılda ayrı bir çalışma alanı olarak uluslararası ilişkilerin doğmamasının çeşitli nedenleri var. Bunlardan birincisi, uluslararası ilişkiler konularının parça parça başka disiplinler tarafından ele alınmış olmasıdır. Aradan geçen süre boyunca bugün uluslararası ilişkiler olarak adlandırdığımız çalışma konuları, siyaset bilimi, hukuk ve tarih gibi alanlarda çalışılmıştı. İkinci neden, uluslararası ilişkilerin araştırma ve çalışmaya değer olup olmadığı konusunda insanların emin olmamasıdır. Öncelikle uluslararası ilişkiler konuları insanların günlük yaşamlarını ilgilendiren konular değildi. Az önce belirttiğimiz disiplinler zaten siyaset, hukuk, tarih gibi çeşitli konuları ele alıyordu. Üçüncü neden, uluslararası ilişkilerin genel olarak insanları ilgilendiren bir konu olarak görülmemesiyle ilgilidir. Uluslararası ilişkiler, o dönemlerde kralların ve prenslerin kendi aralarında yürüttükleri ilişkilerden ibaret olarak görülüyordu.
Gerçek anlamda bu konuların insanları ilgilendirmeye başlaması 1789 Fransız İhtilalinden sonra olmuştur. 1648’de ortaya çıkan uluslararası ilişkiler, aslında hanedanlar arası ilişkilerdi. 1789 ise uluslararası ilişkileri doğurdu. Fransız İhtilalinin ulus-devlet modelini ortaya çıkarmasıyla birlikte insanlar, kendi adlarına yürütülen dış politikalarla ilgilenmeye başlamışlardı. Fakat o dönemde de ilişki biçimi savaşla sınırlıydı. Bu savaşlar, nispeten cephede yürütülen sınırlı savaşlardı. Bu nedenle insanlar önceliği iç siyasetle ilgili konulara veriyorlardı.
Birinci Dünya Savaşı, sanayi devriminin etkilerinin savaş alanlarına yansıtıldığı bir döneme işaret eder. Sanayi devrimi ve gelişen teknolojiler, savaşın kıyım gücünü büyük oranda artırdı. Örneğin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren makineli tüfeğin icadı, tank ve uçakların ve kimyasal silahların Birinci Dünya Savaşında kullanımı ciddi sonuçlar doğurdu. İnsanların ilgisi iç siyasatten dış siyasete kaymaya başladı, çünkü savaşlar hem cephede hem cephe gerisinde çok sayıda insanın ölümüne yol açıyordu. Bu savaşların nedenleri hem anlamak hem de önleyebilmek için yeni bir çalışma alanına ihtiyaç duyuldu. Çünkü geleneksel olarak tarih çalışmaları geçmişle ilgiliydi. Oysa ihtiyacımız olan şey bugünü anlamamızı ve geleceği şekillendirmemizi sağlayacak bir çalışma alanıydı. Bu nedenle uluslararası ilişkiler çalışmaları idealist bir perspektifle ortaya çıkmıştır.
Toparlayacak olursak, modern uluslararası ilişkilerin 1648’de doğmuş olması uluslararası ilişkiler disiplininin doğuşu için gerekliydi fakat yeterli değildi. İnsanlar, ciddi sonuçlarla karşılaşmadıkça yeni konulara ilgi göstermezler. Uluslararası ilişkilerin ciddi sonuçlarıysa ilk kez Birinci Dünya Savaşı’nda görüldü. Acil barış ihtiyacı, uluslararası ilişkiler disiplinini doğurdu.
-Birinci Dünya Savaşı olmasaydı uluslararası ilişkiler disiplini gene doğar mıydı?
“Geçmişteki olaylar olmasaydı bugün nasıl şekillenirdi?” tipindeki soruları yanıtlamak hep zor olmuştur. Çünkü o zaman herşey farklı olurdu. Fakat şunu söyleyebiliriz ki Birinci Dünya Savaşı uluslararası ilişkiler disiplininin doğuşunu hızlandırmıştır. Eğer bu savaş olmasaydı, zaman içerisinde gelişen ve yoğunlaşan ekonomik ilişkiler, sınırlar arasında artan etkileşimler eninde sonunda uluslararası ilişkiler diye bir çalışma alanını doğururdu diye düşünüyorum. Birinci Dünya Savaşı, yarattığı şok etkisiyle bunu mümkün kıldı. O olmasaydı, zamanla gelişen ihtiyaçlar, yine de bu disiplini doğuracaktı bence. Çünkü bugün artık herşey uluslararası hale geldi. Savaş olmasaydı bile bu ilişkileri araştırma ve anlama ihtiyacı doğacaktı.
-ABD ve İngiltere’de 1919 yılında kurulmuş olsa da uluslararası ilişkiler kürsülerinin Türkiye’de kuruluşu 1958 yılına rastlar. Bu gecikmenin sebepleri sizce nelerdir?
Gecikmenin çok yönlü nedenleri var. Bu soruyu kısaca cevaplamak çok güç. Fakat uluslararası ilişkiler disiplininin geç doğmasının nedenleriyle bağlantılı olarak konuyu ele alabiliriz. Uluslararası ilişkilerin gelişebilmesi için öncelikle bu konulara ilginin olması gerekir. İnsanların bunu ayrı bir çalışma alanı olarak görmesi ve bu ihtiyacı hissetmesi gerekir. Demek ki Türkiye’de 1950’lere kadar bu ihtiyaç hissedilmemiş. Öncesinde konu tamamen Türk Dış Politikası olarak görülmüş ve ele alınmış, bu da siyaset biliminin bir parçası olarak görülmüştür.
1950’lerde Soğuk Savaşın başlangıcı, Kore Savaşı, Türkiye’nin NATO’ya üyeliği ve sömürgelerin bağımsızlaşma süreci gibi bir dizi gelişme uluslararası ilişkilere ilginin artmasını sağlamıştır. Artan ilgiyle birlikte ayrı bir kürsü olarak uluslararası ilişkilerin gerekliliği de ortaya çıkmıştır. Çünkü dış ilişkiler geliştikçe bu alanda çalışacak personelin yetiştirilme ihtiyacı da ortaya çıkmış ve uluslararası ilişkiler bu şekilde gelişmeye başlamıştır.
-Türk uluslararası ilişkiler disiplininin sorunları ve bunların çözümleri sizce nelerdir?
Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplininin çok ciddi sorunları var. Bunları aslındaYöntem, Kuram Komplo kitabında anlatmaya çalıştık. En önemli sorun, parçalanmışlık sorunu. Örneğin Kırıkkale’deki uluslararası ilişkiler bölümüyle Bilkent veya Boğaziçi’ndekinin sorunları çok farklı. Akademik personelin nitelikleri açısından da merkez ve çevre olmak üzere disiplin parçalanmış durumda. Bunların birbirleriyle etkileşimi oldukça sınırlı. Ortak bir sorunsal üzerinde düşünüp bilgi üretmek mümkün olamıyor. Herkes kendi çerçevesinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Yöntem, Kuram, Komplo kitabıyla bu soruna dikkat çekmeye ve bunu aşmaya çalıştık.
Özellikle çevre dediğimiz gelişmekte olan üniversitelerde sorunlar daha derin. Özellikle alanda yetişmiş akademik personel ihtiyacı karşılanmaksızın heryerde uluslararası ilişkiler bölümleri açılması, öğrenci kontenjanlarının ihtiyacın çok üzerinde artırılması bunlardan bazıları. Uluslararası ilişkilerin mantığı gereği bu tür bölümlerin aslında sadece büyük şehirlerde ve uluslararası etkileşim olanaklarının bulunduğu yerlerde açılması gerekir. Yeterli öğretim üyesi de olmadığı zaman, öğrencilere uluslararası perspektif kazandıracak bir eğitim verilmesi mümkün olmuyor. Bir de öğrencilerin bir kısmının uluslararası ilişkiler bölümünü istedikleri için değil de açıkta kalmamak için tercih ettiklerini görüyoruz. Öğrencilerin bu konulardaki sorunları okuma konusunda bir isteksizliğe yol açıyor. Okumak için merak etmeniz gerekiyor, bölüme ilginiz yoksa okumak da istemiyorsunuz.
Kavramsal çalışmalara yeterince ilgi olmaması bir başka sorun. Uluslararası ilişkiler konuları kavramsal olarak çalışılmadığı zaman istenen verim ve bilgi birikimi elde edilemiyor. Bu nedenle Türkiye’deki uluslararası ilişkiler çalışmaları evrensel anlamda istenen düzeyde değil. Ciddi anlamda tarih odaklı çalışmaların hakimiyetini görüyoruz. Öğrenciler de konu seçerken mümkün olduğunca kavram ve teorilerden uzak tarihsel konuları seçmeye çalışıyorlar. Bu durum gelecek açısından endişe verici.
Sorunlar o kadar çok ki, belki son olarak dil sorununa değinebiliriz. Yabancı dil bilmemek uluslararası ilişkilerin mantığına aykırı. Uluslararası ilişkiler olacaksa, bu aynı dili konuşmayan uluslar arasında olacak. Faklı kaynaklardan okuyabilmek farklı insanların görüşlerini alabilmek gerekli. Evrensel alanda üretilen bilgiye erişiminiz olmalı. Bizde ciddi anlamda yabancı dil sorunu olduğu için bizim uluslararası çalışmalarımız genelde ulusal kalıyor. Sadece Türkçe kaynaklardan yararlanarak sadece Türkiye ile ilgili konular çalışılıyor.
Bu konuyla ilgili olarak dikkat çekmek istediğimi bir başka nokta da İngilizce ile ilgili. İngilizce artık yabancı dil sayılmıyor. İngilizce, evrensel bir iletişim dili olarak uluslararası alanda aslında herkesin anadili. İngilizce bilmeden uluslararası ilişkiler konularını çalışamazsınız. Fakat gençler açısından ileride bu da yeterli olmayacak. Bu yüzden yabancı dil derken İngilizceyi kastetmiyorum. İngilizce’nin yanında mutlaka en az bir yabancı dil daha bilmek zorundayız. Atalarımız “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” demişler. Fakat uluslararası ilişkiler çalışıyorsanız ve İngilizce bilmiyorsanız bu ayıp. Bunun dışında bir yabancı dil daha bilmiyorsanız, bu ayıp değil ama bir eksiklik.
-Komplocu paradigma Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplinini nasıl etkilemektedir?
Komplocu paradigma, herşeyi bir komplo olarak görmek anlamına geliyor. Bu mantaliteye göre hiçbir şey göründüğü ya da söylendiği gibi değildir. Bu da yeni nesillerde dışarıya karşı paranoyak bir perspektif geliştiriyor. Gençler sürekli Türkiye hakkında bazı dolapların döndüğünü düşünüyorlar. Bu doğru da olabilir fakat paranoyak derecesine geldiği zaman sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün görünmüyor. Komplocu paradigma, hem uygulamada dışarıyla sağlıklı bir ilişki kurulmasını hem de bilgi üretimini engelliyor.
Uluslararası ilişkilerde komplo girişimleri olabilir fakat herşey komplodan ibaret değildir. Herkesin birbiriyle çeşitli çıkar ilişkileri ve çatışmaları olabilir. Fakat kendimizi bunlara fazla kaptırdığımız zaman bilimsel teorileri anlama kapasitemizi azaltıyoruz. Komplo teorileri çok çarpıcı ve ilginç teoriler. Çoğu zaman anlaşılması da çok kolay olan, duygularımıza ve korkularımıza hitap eden teoriler. Bilimsel teorilerse anlama çabası gerektiriyor. Komplo teorileri bu çabaya girişmekten bizi alıkoyuyor. Bu yüzden de komplo teorilerinin geliştiği yerlerde bilimsel teoriler gelişemiyor. Çünkü komplocu paradigma sorgulamayı engelliyor. Kendi komplolarına inanmamız için bizi adeta kör ediyor. Oysa bilimsel düşünce her zaman sorgulama gerektirir. Bu konuyu uzun uzadıya ele alabiliriz ama konuyla ilgilenenlere Yöntem, Kuram, Komplo’nun ilgili bölümünü okumalarını tavsiye ediyorum. Orada bu teorilerin bilimsel teorilerden nasıl farklı oldukları ve ne tür mantık hatalarını içerdiklerini göreceklerdir.
-Türk uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırılan önemli bir eserin (Yöntem, Kuram Komplo) yazarlarından birisiniz. Bu eser üç farklı bakış açısıyla yazılmış. Sizce bu farklı bakış açılarının okuyucuya sağlayacağı avantajlar neler?
Daha önceki sorularda da belirttiğim gibi Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplini çok parçalanmış bir yapı arzediyor ve her parçanın sorunları diğerlerininkinden farklı. Bu farklı parçaların hepsini birleştirecek bir yaklaşıma ihtiyaç var. Sorunların çözümü buradan başlayacak. Fakat bunları birleştirebilmek için her birinin perspektiflerini ve sorunlarını iyi anlamamız gerek. Kitap bu bağlamda 3 boyutlu bir yaklaşım getiriyor. Her 3 yazarında eğitim geçmişleri ve çalıştıkları ortamlar birbirinden çok farklı. Her üçü de aslında Türkiye’deki parçalı yapının tipik niteliklerini görebiliyor ve farklı bir açıdan analiz edebiliyor. Bu anlamda kitap, Türkiye’deki uluslararası ilişkiler disiplininin çok boyutlu bir fotoğrafını çekiyor.
Her okuyucu bundan farklı bir şekilde yararlanabilir. Çünkü okuyacak kişilerin de karşılaştıkları sorunlar birbirine benzemeyecek. Fakat en azından okurken hem kendisine dair deneyimleri ve sorunları burada bulabilir, hem de diğerlerinin karşılaştıkları sorunlar hakkında bir fikir edinebilir. Böylecek herkes belki de ortak bir paydada buluşabilir.
Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplininin acil sorunları çözebilmek için sorunlara önce çok boyutlu bakmak gerekiyor. Bence bu çok boyutluluk anlamında kitaptan bir katkı alınabilir. Çünkü kitabın siz genç öğrencilerden beklentisi, Türk uluslarararası ilişkiler disiplinin sorunlarını çözerek onu evrensel düzlemde hak ettiği yere getirmenizdir.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Küresel Sosyolojinin Olanak ve Sınırlılıkları

Sosyoloji Derneği‟nin Aralık 2010 yılında gerçekleştirdiği 20. Kuruluş yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonunda konuşma yapan International Sociological Association (Uluslararası Sosyoloji Derneği)‟un başkanı Prof. Dr. Michael Burawoy‟un “Küresel Sosyoloji, Olanak ve Sınırlılıkları” isimli konuşması.

Yayına hazırlayan: Zuhal Yonca Odabaş, Ankara Universitesi

Merhaba burada olduğum için çok mutluyum, fakat Türkçe konuşamadığım için çok üzgünüm. Fakat biraz önce düet yapan sanatçılar gibi biz de Neslihan ile düet yapacağız. Buraya davet edildiğim için Prof. Kasapoğlu ve Prof. Gökçe‟ye çok teşekkür ediyorum. Burada otururken ve konuşmayı dinlerken Neslihan aracılığı Prof. Gökçe‟nin söylediği şeyleri ile biraz anlayabildim. Ben kısa süre süreliğine bir Derneğin başkanlığını yaptım ve bu süre içinde çok yoruldum. Fakat sizler bunu 20 yıldır yapıyorsunuz ve sadece bilimsel çalışmalar değil, öğrenci yetiştirmek, derneklerle olan ilişkiler, hükümetle olan ilişkiler, uluslararası katılımlarınız bunlar muhteşem.

Prof. Kasapoğlu beni, küresel sosyolojinin sınırları ve olanakları üzerine bir konuşma yapmak üzere davet etti ve bence Türkiye bu konuyu konuşmak ve tartışmak için ideal yerlerden bir tanesi. Çünkü Türkiye Doğu ile Batı arasında bir yerde konumlanmıştır. Çok ünlü bir Türk atasözünde olduğu gibi iki cami arasında beynamaz olmaya benzer şekilde Türkiye, sadece Doğu ile Batı arasında değil; Kuzey ve Güney arasında, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında konumlanmıştır. Türkiye, göç motiflerinin, jeo politik çıkarların merkezidir aynı zamanda. Bu nedenlerden dolayı Ankara‟nın, küresel sosyolojinin merkezi olması gerektiğini düşünmekteyim. Sahip olduğu tarih ve geleneği, Türkiye‟deki sosyolojiyi önemli bir yere koymakta. Türkiye‟de sosyolojin tarihi 1914 yılına kadar gitmekte. Bu tarihte açılan sosyoloji bölümü, dünyada ikinci açılan sosyoloji bölümü. Ayrıca, Atatürk cumhuriyeti ve devrimleri Türkiye‟de sosyolojiyi önemli bir yere taşımıştır.

Ankara‟ya geldiğimden bu yana, halk sosyolojisi ile ilgili pek çok şey duydum burada. Marksist sosyolog olarak anılan Behice Boran ve arkadaşları tarafından yayımlanan Yurt ve Dünya Dergisi‟nin Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü tarafından yeniden yayınlanacağını öğrendim. Bu çok önemli çünkü küresel bir sosyoloji için halk sosyolojisinin olması gerekmekte. Bu anlamda Behice Boran ve Yurt ve Dünya Dergisi‟nin halk sosyolojisi için çok büyük önem taşıdığını düşünmekteyim.

Sosyoloji Derneği‟nin logosunu bu anlamda çok önemli bulmaktayım. Konuşan, diyalog içinde olan iki insan figürü. Diyalog, sosyoloji için hayati bir önem taşımakta: sosyologlar arasında, sosyologlarla ile sivil toplum kuruluşları arasında, uluslar arasında diyalog çok önemli. Sizler Sosyoloji Derneği olarak bunun önemini 20 yıl önce fark ettiniz. Uluslararası Sosyoloji Derneği olarak bizler ise, henüz Küresel Diyalog isimli yeni bir gazete çıkararak bu diyalogu sağlamaya çalışmaktayız.

Bugünkü konuşmamda beş noktadan bahsedeceğim. İlk önce genel olarak, küresel sosyoloji ile onun sınırlılıkları ve olanakları hakkında konuşacağım. Daha sonra daha somuta inip, son 40 yıldır yaptığım çalışma ve araştırmalardan bahsedeceğim. Bunu yaparken küresel pazara değinip, sosyologların küresel pazarlar ile nasıl bir ilişkiye girmeleri gerektiğini anlatacağım. Üçüncü olarak, 1944‟te yayımlanan “Büyük Dönüşüm” kitabının yazarı olan Karl Polanyi‟nin görüşleri üzerinden bir küresel sosyoloji perspektifi geliştireceğim. Küresel sosyolojinin tarihsel ve coğrafi özellikleri hakkında konuşacağım ve sosyologların neden ve nasıl küresel pazarlar ile ilişki içine girmeleri gerektiğini, üniversitelerde neler olduğunu, üniversitelerin Pazar ile bütünleşmesi süreçleri hakkında konuşacağım. Bu konuda küresel sosyolojinin neler yapabileceğinden bahsedeceğim.

Sosyoloji, klasik olarak, tarihsel olarak ulus devlet temellidir. Marx, Weber, Durkheim, teorilerinin analizlerinin merkezinde ulus devleti yerleştirmişlerdir. Küresel sosyoloji, bir şekilde bu figürlerin niyetlerini barındırmaktadır. Son dönemlerde öne çıkan bir kavramı “Kozmopolit Sosyoloji”yi ileri süren Ulrich Beck, ulus sınırlarını aşan ve tüm dünyayı kucaklayan bir sosyolojiden bahsetmektedir. Bununla birlikte, küresel sosyoloji, kozmopolit sosyoloji kavramları konusunda şüpheci ve dikkatli olmamız gerekmekte. Ulrich Beck‟in kozmopolit sosyolojisinin aslında Alman sosyolojisini işaret etmesi gibi. Bu nedenle bu kavramları tartışırken dikkatli olmamız gerekmektedir. Küresel sosyolojinin ulus devlet temelli olması nedeni ile son dönemlerde farklı kavramlar ortaya atılmaya başlanmıştır. Çoklu evrenselcilik (multiuniversality) bunlardan bir tanesidir. Wallerstein tekli evrensellikten ziyade çoklu (plural) evrensellikten bahsetmektedir. Bunu yaparken, dünyada en güçlü olanın geri kalanların sosyolojisini etkileyebilme ve belirleyebilme olasılılığını ortadan kaldırma amacını taşımaktadır. Avustralyalı feminist sosyal teorisyen Raewyn Connell, Güney Sosyolojisi (Southern Sociology) tarafından küresel sosyolojiye yeni bir cevap vermektedir. Kuzeyin karşısında yer alan sosyologları incelemekte ve bu sosyologların Kuzey tarafından göz ardı edildiğini ifade etmektedir. Connell, pratikte nelerin yapılması konusunda fazla bilgi vermemiştir. Benim bakış açıma göre, ulusal sosyolojiler olduğu kalacak, onları elbette ki değiştirmemek gerekmekte. Bununla birlikte tabandan hareket ederek, farklı ulusların sosyolojileri ve sosyologları arasında ilişkilerin geliştirilmesinin önemli olduğunu düşünmekteyim. Küresel sosyoloji, bu şekilde yapılabilir. Ulusu ya da ulusal sosyolojiyi göz ardı ederek değil.

Şu ana kadarki konuşmam soyut düzeyde kaldı. Bundan sonra, küresel sosyolojinin nasıl olması gerektiği üzerine konuşacağım ve kendi çalışmalarımdan örnekler ile somutlaştırmaya çalışacağım. Ben bir etnograferim, katılımcı gözlem yapıyorum. Çok sayıda fabrikalarda çalıştım. 1968-1972 yılları arasında Afrika‟da Zambiya‟da bakır madeninde çalıştım. Benim ilk çalışmam dört sene sürdü. Sömürge sonrası Zambiya‟da bakır endüstrisinde neler olduğu ve bu dönüşüm içinde sınıf ve ırk ilişkileri nasıl değişim gösterdi bunu incelemeye çalıştım. Zambiya‟da yaptığım bu çalışma aslında ulusal sosyolojinin bir örneği olarak değerlendirilebilir. Ben 1972 yılında oradan ayrıldığımda her şey giderek daha da kötüleşmeye başlamıştı. Bakır endüstrisinde düşüş oldu ve Zambiya‟nın ekonomisi bu madene bağlı olduğu için kötüleşti. IMF‟nin politikalarının uygulanması sonucunda yoksulluk ve işsizlik arttı. 1970‟li yıllarda ülkede hakim olan durum bu idi. 1972‟den sonra Chicago‟ya geldim ve Chicago Üniversitesi‟ndeki doktora çalışması yaparken 1974-1975 yılları arasında yarı nitelikli işçi statüsünde makine operatörü olarak çalıştım ve burada yönetim ve emek arasında uyumlu ilişkilerin olduğunu gördüm.1974‟ten sonra geriye dönüp baktığımızda, dünyadaki rekabet yüzünden Güney Chicago‟daki bakır endüstrisinin çökmüş olduğunu görüyoruz. Bununla beraber daha önceki kuvvetli sendikaların artık kuvvetli olmadıklarını görüyoruz. Buralarda bir gecekondulaşmanın olduğunu ve Afrikan Amerikalıların şehir merkezlerinden kovulup buralarda yerleşmeye başladıklarını görüyoruz.

Bahsetmiş olduğum Güney Chicago ile ilgili durumlar aslında ulusal bir bağlam içinde değerlendirilebilir. Fakat küresel kuvvetlerin de ne derece etkili olduklarını buradan çıkarmak mümkün. Kapitalizm ve rekabet ilişkileri nedeni ile ortaya çıkan durumlar. Buna ek olarak Polonya gibi sınıf bilincinin yüksek olduğu ülkelere de bakmak ihtiyacı hissettim. Bu nedenle Macaristan‟a gittim. Sosyalist bir devletin ne demek olduğunu düşünmeye başladım. Sınıf bilinci nedir? Bütün bu yaşananlar 1980‟lerde oluyor hala sınıf tartışmalarının olduğu zamanlar ve bu dönemde ben bir şampanya fabrikasında çalışmaya başladım. Çünkü çalışan bu sınıfın içinde olmak istedim. Ondan sonra tekstil fabrikasına geçtim. Daha sonra makine üreten bir fabrikada çalışmaya başladım. Bunların sonunda hayalim gerçekleşti ve bir çelik işçisi oldum. Bu işçiler, çalışan sınıfın tam merkezinde olanlardı. Böylelikle, buradaki işçi sınıfı ne demektir ve bu sınıfın Zambiya‟daki Amerika‟daki işçilerden farkı nedir öğrenmek istedim.

1989‟da ben Macaristan‟dan ayrıldığımda ise, devlet sosyalizm çözülmeye başladı. Önceleri acaba demokratik bir sosyalizme doğru bir geçiş mi yaşanacak diye merak ettim ama kapitalizm ortaya çıkmaya başladı. Chicago‟daki Zambiya‟daki işçilere ne oldu ise buradaki işçilere de o oldu. Özelleştirme politikaları nedeni çok sayıda işçi kovuldu. Ben Macaristan‟a kapitalizmi değil; sosyalizmi çalışmaya gittim. Burada yaşanan değişmeler nedeni ile yeni bir sosyalist ülke bulmam gerekti ve bunun üzerine Sovyetler Birliği‟ne gittim. 1990‟da değişik fabrikalarda çalıştım, mobilya fabrikasında, plastik fabrikasında. Fakat 1991 yılında Yeltsin yeni düzene desteğini bildirdi ve 1991 yılı ağustos ayı sonlarında Sovyetler Birliği artık yıkılmıştı. Kuzey Rusya‟da çalışırken Sovyetler Birliği‟nin yıkılması ile birlikte sosyal ve ekonomik yapının nasıl çöktüğünü doğrudan gözlemleme imkanım oldu. Rusya bu çöküş ile birlikte bir aile merkezli toplum haline gelmeye başladı. Ayakta durmayı sağlayanın ise kadın olduğunu gördüm. Kadın, ekonomik üretimi belirlerken, erkekler kaynak ve parayı kontrol ediyor.

Ben nereye gitsem durum kötüleşiyordu, bunlar benim suçum değildi. Şu ana kadar bahsettiğim ülkelerde- Zambiya‟da, Amerika‟da, Macaristan‟da ve Rusya‟da yaşananlar aslında küresel pazarın oluşumu ile ilgilidir. Bu nedenle küresel sosyoloji önemli ve bu sosyoloji küresel pazarı ve değişimleri dikkate almak zorundadır. Bu yüzden sosyolog olarak küresel bir tablo oluşturmak zorundayız. Konuşmanın geri kalan kısmında bundan bahsedeceğim.

1970‟lerde yeni bir sürecin içine girmiş bulunmaktayız. Ben bu süreci üçüncü dalga Pazar olarak değerlendiriyorum. Ülkelerin bu gelişmelere tepkileri de farklı oldu. Bolivya‟da, Brezilya‟da, Küba‟da en genelde Latin Amerika‟da hafif sosyalizm ile tepki dile getirilirken; bazı ülkelerde gözlemlenen İslamlaşma da bir tepki olarak kabul edilebilir. Peki, sosyologlar olarak bunu nasıl anlamalıyız, nasıl anlamlandırmalıyız?

Karl Polanyi 1944‟teki Büyük Dönüşüm isimli çalışmasında Pazar oluşumunu aslında insanlığa ne kadar zararlı ve tehdit edici bir unsur olduğunu ifade eder. Polanyi bu konuyu açıklarken ilk olarak, pazarların da sosyal desteğe gereksinim duyduğunu belirtir. Sosyal destek olmadan Pazar oluşamaz. Bundan aslında Durkheim da bahsetmişti ama Polanyi bu konu üzerine daha fazla vurgu yapmaktadır. İkinci olarak ise, Pazar oluşumu sadece sosyal desteğe değil aynı zamanda politik olarak da inşa edilmeye de gereksinim duymaktadır.

Sovyetler Birliği bunu yapamamıştır. Aksine Çin bu konuda oldukça başarılıdır. Üçüncü olarak ise Polanyi, pazarın fazla büyümesi ve oluştuğu sosyal bağlamdan çıkması durumunda yıkıcı olmaya başladıklarını belirtir. Bu noktada ise pazara yönelik olarak karşı hareketler ortaya çıkmaktadır. Bu karşı hareketler farklı biçimlerde olabilir. Bununla birlikte Polanyi, bütün bu karşı hareketleri devletin pazarın fazla gelişmesine karşılık toplumu organize etmesi olarak değerlendirmektedir. Polanyi, Hayali Mallar ile, malın kendi kullanım değerini kaybetmesini ifade etmektedir. Peki, bu hayali mallar nasıl ortaya çıkar: para emek ve doğa hayali mal olarak ortaya çıkmaktadır. Emeğin hiçbir koruma olmadan sömürülmesi, alınıp satılması, doğanın da aynı şekilde sömürülmesi ve insanın yararına hizmet etme kapasitesinin tüketilmesi, paranın da meta haline gelmesi kapitalist pazarlar için büyük sıkıntılar yaratmaktadır. Bunlar, Polanyi‟nin katkıları, fakat Polanyi bunu 1944‟de söyledi ve içinde yaşadığı zaman diliminde pazarın son dalga içinde yer aldığını ifade etmekte idi. Günümüzde ise bizler üçüncü dalgayı tecrübe ediyoruz. Bu nedenle bizler bu dönüşümü anlayabilmek için Polanyi‟yi yeniden okumak durumundayız. Polanyi‟ye göre 1800‟lü yıllarından sonunda başlayıp 1930‟lara kadar geçen sürede birinci, dalga Pazar oluşumu gerçekleşmiştir. Bana göre ise bu süreç içinde iki dalga söz konusudur. 1890‟larda İngiltere‟de başlayan ve emeğin sömürülmesi üzerine kurulan bir dalga var. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı‟nın hemen arkasında para etrafında gerçekleşen bir dalgalanma var. İkinci Dünya Savaşı‟ndan sonra ise ulus devletlerin paranın meta haline gelmesi ve pazarın büyümesine karşı hareketleri ortaya çıkmaktadır. 1974‟te petrol krizi ile birlikte üçüncü dalga Pazar oluşumu gerçekleşmektedir. Biz şu anda hala bu üçüncü dalganın ortasındayız. Buradaki hayali mal doğadır. Doğanın sömürülmesi karşısında alternatif bir kaynak henüz bulunmamakta. Finansal krizler için alternatif çözümler var ama bunu doğa için genelleyemeyiz. Peki, doğanın sömürülmesine meta haline gelmesine karşı olarak yeni bir hareket ne zaman gerçekleşecek? Bu hareketin küresel nitelikte olması gereklidir. Sosyologların bu üç unsurun (para, emek ve doğa) meta haline gelmesi ve doğanın sömürülmesi konularında gözlerini açmaları ve bu sorunu anlamaları gerekmektedir. Bu sadece ulusal değil, uluslararası düzeyde olmalıdır. Zaten doğanın metalaşması da uluslararası nitelik taşımaktadır. Buna ek olarak Polanyi‟nin unuttuğu bir başka unsur daha bulunmaktadır. Meta haline gelen bu dördüncü unsur „bilgi‟dir. Bilgi artık, özelleştirilmiş mal haline gelmiştir. Afrika‟da ve orta Doğu‟da üniversiteler özelleşiyor. Pek çok yetenekli bilim insanları araştırma şirketlerinde çalışmaya başladı ve üniversiteyi bıraktı. Bu bilginin metalaşması, üniversitenin ticarileşmesi ve üniversitenin belirli bir biçime sokulması süreçleri ile birlikte yaşanan bir gelişmedir. Bologna süreci ile üniversiteler giderek özerkliklerini kaybediyorlar. Sosyologların ve herkesin üniversitenin ne olduğunu düşünmesi gerekmektedir. Bugün üniversite için yeni bir anlayışa gerek vardır: Halk üniversitesi. Halka yönelik bir üniversite olmalı. Çünkü bu dalgalanmaya karşı bir hareketin olması gerekiyor ve sosyologlar bu konuda görev almalıdır.

Bunlar benim son sözlerim. Gökçe‟nin yaptığı konuşma ile Dernek olarak 20 yıldır neler yaptığınızı öğrendim. Bu yaptıklarınız halk üniversitesi vizyonunu yansıtıyor. Bu anlamda çok önemli. Çok teşekkür ederim.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page


 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı