şehir-gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir-gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2016 Çarşamba

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Simit ve Simitçiler

Fahri Dikkaya, Bilkent Üniversitesi
Milli Folklor Dergisi, 2011 (c.23, s.92)

Simit, Türk yemek kültürünün önemli bir parçası olması yanı sıra, toplumsal ilişkilerimizi meydana getiren ortak duygularımızın ve paylaşımlarımızın beslendiği bir olgudur. Evliya Çelebi, 17. yüzyıl Osmanlı dünyası için verdiği önemli ve detaylı bilgileri, yüzyıllardır toplumsal hayatımızın önemli bir parçası olan simit için de vermektedir. Simidin has beyaz undan simid-i halkaya ve sonrasında bugünkü simide geçiş öyküsü, bu çalışmada Evliya Çelebi Seyahatnâmesi ve 16.-17. yüzyıl narh defterleri üzerinden anlatılmaktadır. Simidin Osmanlı coğrafyasında ki öyküsü 16. yüzyılın sonlarında başlar. 135 dirheme kadar çıkan ve Evliya Çelebi’nin “araba tekerleği kadar” dediği bu ilk simitlerin oldukça büyük olduğu görülür ve simid-i halka olarak adlandırılır. 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise simitlerin bir kısmının gramajının düştüğünü ve bugünkü simitlere daha yakın bir şekle büründüğünü ve aynı zamanda simid-i halkanın yerine artık sadece simit denildiğini de görüyoruz. Simit ununun pahalı ve İstanbul’da tüketilmesi nedeniyle İstanbul menşeli bir yiyecek olduğunu düşünülse de, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde İstanbul dışında Balkan coğrafyasında da simide rastlanır. Bu yüzden, simidi İstanbul ve Balkan coğrafyasının bir yiyeceği olarak tanımlayabiliriz. Bu çalışmada, simidin İstanbul ve Balkan coğrafyasında doğuşu ve çeşitlenmesi, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi temel alınarak tartışılacaktır.

...

Sonuç olarak, Türk yemek kültürünün ve folklorunun en önemli olgularından birisi ve yüzlerce yıldır toplumsal hayatımızın önemli bir parçası olan simit, has beyaz un anlamından bugünkü halka şeklindeki unlu mamule dönüşmesi 16. yüzyılda başlar ve günümüze kadar devam eder. Artun Ünsal, simit ununun pahalı ve İstanbul’da tüketilmesi nedeniyle İstanbul menşeli bir yiyecek olduğunu düşünür (Ünsal 2010). Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde ise İstanbul dışında Balkan coğrafyasında da simide rastlanır. 17. yüzyılın narh defterlerinde Balıkesir, Bursa ve Tekirdağ’da simid-i halka’ya rastlanmaz. Bu yüzden, simidi İstanbul ve Balkan coğrafyasının bir yiyeceği olarak tanımlayabiliriz. Balkanlarda gjevrek ya da djevrek olarak bilinen simit, 1930’lardan sonra büyük ihtimalle Balkan göçmenlerinin İzmir’in ana nüfusu olmasıyla birlikte İzmir’de gevreğe dönüşür. 16. ve 17. yüzyıllarda “araba tekerleği kadar” simid-i halkanın yapıldığını, ancak 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise küçük “hurda simitler”in yaygınlaştığını ve büyük simitlerin tedavülden kalktığını belgelerden görüyoruz. Küçük “hurda simitler”in yaygınlaştığı bu dönemde simid-i halkanın bugün kullandığımız anlamda simide dönüştüğü de belgelerden görülmektedir.


Makalenin tamamı için tıklayınız.

14 Eylül 2015 Pazartesi

On Sekizinci Yüzyıl Şam’ına Dair Bazı Gözlemler

Selda GÜNER, Hacettepe Üniversitesi

Öz

On sekizinci yüzyıl Osmanlı sistemi üzerine yapılacak bir okuma, Osmanlı “Altın Çağ”ının bozulmasından ziyade “Klasik Çağ”ın “değişim” ve “dönüşüm”üne dayandırılmalıdır. Ayrıca, bu değişim/dönüşümün, Şam’a yansımaları önemli bir meseledir. On sekizinci yüzyıla değin klasik Osmanlı düzeninin değişim/dönüşümü, merkezden atanan vâlilerin yerini alan yerel hükümdarların, ayânın (Azımzâde) yükselişine sebep olmuştur. Şam’da bu adem-i merkezîleşme sürecine, bir de nüfuz mücadelesi içinde olan yerliyye ve kapıkulu çatışması eşlik etmiştir. Kahire, Halep ve Musul gibi başka Osmanlı şehirlerinde de yaşanan değişime paralel olarak, Şam’daki yeniçeriler de toplumun iktisadî ve sosyal yapısının önemli bir parçası haline gelmiştir. Çoğu Şam ve çevresinden toplanan yeniçeriler, ticaretle uğraşmaları sebebiyle şehirli nüfusla iç içeydiler. Bu yeniçeri grubuna Şamlılar yerliyye demiştir. Ancak İstanbul’dan Şam’daki yerliyyenin alternatifi olarak kapıkulu birlikleri gönderilmiş, böylece şehrin on sekizinci yüzyılına damgasını vuracak olan yerliyye ve kapıkulu ikiliği yaratılmıştır.

Şam, her şeyden önce bir Ortaçağ Arap şehrinin kimi tipik özelliklerini taşır. Ancak diğer Arap şehirleri gibi Şam da, Osmanlı Türk fatihlerin başkentinden idare edilmekte ve Paşa Sancağı statüsüyle Biladü’ş-Şam (Suriye)’a idari merkezlik yapmaktadır. Diğer yandan, hac güzergâhının mühim bir noktası olması itibarıyla da sabit bir avantajı paylaşmaktadır. Bu özelliklerin Osmanlı yönetimi boyunca kentin idaresi ve Şamlıların hayat tarzlarında birinci derecede etkili olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla on sekizinci yüzyılda Osmanlı Şam’ının bir fotoğrafını çekecek olsaydık şüphesiz kentin siluetinde hâkim olan İslâm mimarî unsurları ön plana çıkacak ve sokaklarında, çarşısında çokluk Arapça lakırdılar işitilecek, Osmanlı-Türk beyler, lisanlarından başka, konak, silah, kıyafet gibi kudretin temsilleriyle ayırt edilecekti. Diğer yandan Osmanlılar sadece idareci vasıflarıyla değil aynı zamanda, gündelik hayatta birçok eserin bânisi olarak da Osmanlı kimliğini kente taşımışlardı. Şam, ne sınır boylarında, ne de merkezin yakınında bir kentti. Müslümanlar için önemli olan hac yolu üzerinde bulunmasının dışında, genel hatlarıyla tipik bir Osmanlı sancağı. Şam bu özellikleriyle, İmparatorluğun Arapça konuşulan kentlerinden önemli bir farklılık sergilememektedir. Ancak Şam, Osmanlı hâkimiyeti boyunca her ne kadar Canberdi El-Gazali’nin sadakatsizliğinin cezasını Haleb’in gölgesinde kalarak çekmiş olsa da, Emevi Camii’nin Antikite’den kalma sütunları dibinde ders yapan ulemanın farklı coğrafyalardan eğitim için gelen öğrencilerine, kutsal topraklara giderken veya dönerken şehirde konaklayan hüccacın alışverişine ve Barada nehrinin suladığı vadiler gibi kendine mahsus özelliklere sahipti.

Tam Metin:
http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/index.php/EFD/article/view/646/468


23 Mart 2015 Pazartesi

Derin Vadilerin Şehrine Doğru


gezgindergi-turkiye-derin-vadilerin-sehrine-dogru (5)
Gezgin Dergisi Ocak 2015
Yazı ve Fotoğraflar : 
Süleyman BERK 
Eşimle birlikte Trabzon ve daha ilerilere gitmek üzere arkadaşlarımızla Bulancak’ta vedalaştık. Hedefimiz Trabzon Uzungöl ve Sümela Manastırı’ydı. Trabzon’a vardığımızda şehirde çok fazla sayıda yerli ve yabancı turistin olduğunu gördük. Özellikle Arap turistler çok fazlaydı. Yerli halkın söylediği çok fazla sayıda gelen Arap turist sebebiyle otellerde yer kalmadığı ve şehirde aşırı trafik oluştuğu idi. Düşünün Cidde- Trabzon arası direkt uçak seferleri bile başlamış. Karadeniz otoyolu çok mükemmel; otomobille seyahat insana keyif veriyor. İlk olarak Maçka üzerinden Sümela’ya ulaştık. Buraları yeşile boğulmuş yerler. Sümela Manastırı’na çıkmak için belli yerden sonra yürümek gerekiyor. Başımızı kaldırdığımızda manzaradan çok etkilendik. Yeşil denizi içerisindeki Sümela’nın üst tarafı sis içerisinde idi. Fotoğraf için manzara mükemmeldi. Otomobille belli yere kadar çıkılabiliyor ama yollar çok dar; vızır vızır işleyen tur minibüsleri insanın yüreğini ağzına getiriyor. Çünkü yolun yabancısı için sağ taraf çok tehlikeli ve uçurum. Otomobilimizi bir yere park ederek yürümeye başladık, aniden bastıran ve sicim gibi yağan yağmura yakalanmak da burada karşılaşılabilecek güzelliklerinden…
gezgindergi-turkiye-derin-vadilerin-sehrine-dogru (4)

Sümela manastırı çok yoğun ziyaretçi alan bir yer. Hele yaz mevsiminde, tabir caizse, iğne atsanız yere düşmüyor. Sümela Manastırı denizden 1150 m. yükseklikte eski bir Rum Ortodoks Kilise ve manastır kompleksidir. Yapı, MS. 365-395 arasına tarihlenmektedir. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre, Atina’lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela’nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon’a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır.
Manastır bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak ziyarete açık tutulmaktadır. Etrafında ziyaretçilere uygun bir piyasanın oluştuğunu söylemek mümkün…
Sümela’dan dönüşümüz gece geç vakit rastladığı için, Trabzon’a dönerek orada geceledik.
Sabah erkenden Uzungöl’e gitmek üzere yola koyulduk. Yine sahil yolundan Of’a saparak Dernekpazarı ve Çaykara yoluyla Uzungöl’e ulaştık. Uzungöl, Türkiye’nin yağmur ormanlarının bulunduğu, Soğanlı ve Kaçkar Sıradağlarının birleşim yerinde bulunmaktadır. Bu bölge aynı zamanda yerkürenin ılıman bölgede bulunan en yaşlı ormanlarına ev sahipliği yapmaktadır. Bol yağış ve nisbi ılıman iklimi sayesinde yılın her mevsiminde yeşildir. Demirkapı ve Soğanlı dağlarında tespit edilmiş 60’tan fazla endemik bitki bulunmaktadır. Mevsim yaz olduğu için Karadeniz sahil kesimi nemden neredeyse boğulmaktadır. Buraları ise yayla havasında; hava son derece nezih ve oksijeni bol; tabii ki buralarda nemden eser yok. Ama aşırı nüfus alması ve yapılaşma buranın da canına okumuş durumda.
Genel kanaat şu: “Uzungöl fotoğraflarda daha güzel görünüyor!”. İnsanlık kendi eliyle tabiatı ne çabuk tahrip ediyor ve hoyratça kullanıyor!”. Aşırı yapılaşma, gölün etrafının beton bariyerle çevrilmesi, gölün suyunun da durgunlaşması buranın tadını kaçırmak üzere. Ticarileşen her yerin mukadderatı böyle olsa gerek. Biz neden elimizdeki değerleri korumakta böyleyiz bir türlü anlamış değilim!.. Hele gölün suyunun kirlenmesi ve kokmaya başlaması canımı çok sıktı. Neyse eşimle Uzungöl etrafını turladık sonra da fotoğraf çekmek üzere otomobille yukarılara doğru tırmandık. Tabii ki tabiat bir harika. Tarlalar ve bahçeler arasından epey yukarılara tırmanarak Uzungöl’ün fotoğraflarını aldım. Uzungöl’ün zirveleri sisli idi ve görüntü mükemmeldi. Sis, yeşil zirveler üzerinde bir pamuk görüntüsü vermekte idi. Uzungöl, fotoğraf açısından mümbit bir yer… Pamuk gibi sisin oturduğu yemyeşil tepelerin görüntüsü insanı mest ediyor, sanki bir rüya yaşatıyordu. Uzungöl’de epeyce vakit geçirdikten sonra Ayder Yaylası’na gitmek üzere yine yollara düşüyoruz. Fakat nasip başka yönde idi. Trabzon merkezde bir tanıdığımıza ulaşınca iki gece daha Trabzon’da konaklamak zorunda kaldık. Bu da bize Trabzon’u iyice dolaşma imkânı verdi. Kanûni Evi, İskender Paşa Camii, Ortahisar Camii, Yavuz Sultan Selim’in annesi Gülbahar Hatun Türbesi, Atatürk Müzesi, Banker Kostaki Teophylaktos tarafından yaptırılan konakta açılan Trabzon Müzesi, Trabzon Kalesi ve Bedesteni gezilebilecek mekânlardır.
Ayder yaylası Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde, ilçenin 19 km. güneydoğusunda yer almaktadır. Ayder yayladan ziyade geçmişten beri bir dinlenme merkezi olarak kullanılmıştır. Burada bulunan kaplıcanın romatizma hastalıklarına iyi geldiği belirtilmektedir. Bu sebeple Ayder’de pansiyonculuk gelişmiş bulunmaktadır. 1350 rakıma sahip Ayder, Kayın ve Ladin ormanlarıyla kaplıdır. Tabii ki, Uzungöl’de de Ayder’de de nemden eser bulunmadığı gibi son derece temiz, berrak ve insanı dinlendirici havası bulunmaktadır. Ayder, havası, suyu, kaplıcası ve şifalı balı ile ön plana çıkmaktadır. Ayder balının özelliği tamamen doğal olması; balın kooperatif aracılığı ile satılması da insanlara güven veriyor.
Ayder ‘in suyunu içmekle doyamıyorsunuz. Ayder fotoğraflarında yer alan, ince ve derin bir vadiden, yüksekten süzülerek akan derenin, kar beyazı suyunun uzaktan seyrine doyum olmuyor.

Ayder’e ulaştığımızda şok yaşadığımı belirtmeliyim. Arabalar yaylayı işgal etmişti. Yaylayı baştanbaşa kateden yol, arabaların işgali altındaydı. Yine de buranın bitki örtüsü ve suların çağıl çağıl akışı insanı dinlendiriyor. Fakat aşırı kalabalık ve ticarileşen ortam buranın geleceğini tehdit ediyor. Karadeniz bölgesi, özellikle Trabzon ve Rize Arap turist akınına uğramış durumda.

Fırtına vadisinin ihtişamlı bir görünüşü var. Fırtına vadisi üzerinde Taş Köprü ise yapı olarak Mostar Köprüsünü andırıyor. Yöre insanı buranın tadını çıkarıyor, gelen ziyaretçilere de bu imkânı sunuyorlar. Taşköprü yanında bulunan lokantada oturarak biraz soluklandık ve uzun uzun Taş Köprü’yü ve çağıl çağıl akan dereyi demli çay eşliğinde seyrettik. Ayder’in de Fırtına Vadisi’nin de suyunu içmekle doyamadık.

Fırtına vadisinden akşam namazından sonra ayrıldık. Hedefimiz Artvin’e doğru yola çıkmak. Gece yarısı Borçka’ya vardık ve burada konakladık. Sabah erkenden kalkarak Karagöl’e doğru yola çıktık. Borçka merkezden 27 km. Borçka- Camili karayolunun 27. km. sonra 6 km. parke döşeli yoldan Karagöl’e ulaşılmaktadır. Camili yolu da, 5 km. yol da mükemmel manzara eşliğinde devam etmektedir.
...

Yazının tamamı ve diğer fotoğraflar için: 
http://gezgindergi.com/derin-vadilerin-sehrine-dogru/

26 Eylül 2014 Cuma

Kosova ve Karadağ`a Yolculuk

PRİZREN, BİR OSMANLI HATIRASI

8 Eylül 2014
 “Seyahatin önündeki tek engel, kapının eşiğidir” der, bir Bosna atasözü. Biz de aşmıştık eşiği ve düşmüştük yola. Uzun süredir gidip görmeyi istediğim Kosova ve özellikle Prizren’in bu kadar yakın olduğunu bilemezdim.

 Yazı: Serkan Doğan
 Fotoğraflar: Mehdi Öztürk

Batı’nın haçı ve kılıcının girmediği, küçük, genç, barış ve huzur kokan, Saraybosna’ya benzettiğim Kosova’nın nüfusu 2 milyon, Prizren’in ise yaklaşık 200 bin. İstanbul’dan uçakla gayet iyi fiyatlarla ve 1 saat 15 dakika içinde Kosova’da oluyorsunuz. (Ayrıca, İstanbul ile Prizren arası 1000 km, aracınızla da karayolundan seyahat edebilirsiniz). Adeta Anadolu’nun herhangi bir şehrine iner gibi iniyorsunuz uçaktan. Havalimanından başkent Priştine yaklaşık 10 km. Priştineile Prizen arasını ise 80 km ve bu yolu muhteşem karlı Şar Dağı (2750 metre) manzarası ile 1 saat içinde alabiliyorsunuz.“Vardar Ovası” adlı Rumeli türkümüzde geçen Maya Dağı‘nın aslı Şar Dağıdır. Şar Dağları aynı zamanda Kosova ile Makedonya arasında usulca ve tüm heybetiyle uzayıp giden dağ silsilesinin de adı. Al topuklu ve al yanaklı beyaz kızların memleketine geldiğimizde, kendimizi canlı, hareketli ve pırıl pırıl bir Türk şehrinde buluyoruz.

(Vardar Ovası’nın ise hikâyesi şöyleymiş; Osmanlı orduları fetih için geldiklerinde yerli halka burada hiç nehir olup olmadığını sormaları üzerine onlardan: “Var, ama dardır…” cevabını alırlar). Birbiri ardına tarihi eserleri, TİKA’nın restore ettiği Sinan Paşa Camii, yanındaki çayhaneleri, çarşısı, Taşköprü’sü ve içmeye doyamadığımız Şadırvan mevkii sularıyla büyüleniyoruz. Derelerinin (Suzi su, Kukli Beg deresi, Kasım Beg deresi, vs) ve çeşmelerinin (Şadırvan, Topokli, Suzi çeşmesi, vs) yanı sıra, 20’yi aşkın tekke (Karabaş Baba, Tezcir Efendi, Dalgın Baba, Sofu Baba, Kız Türbesi, Aceze Baba,vs), 22 cami ve 2 mescit, saat kulesi, hamam kalıntıları ve 590 metre yükseklikte yer alan ve şehre panoramik açıdan bakabileceğiniz bir kalesi var.

Savaş meydanında her iki komutanın yaşamını yitirdiği (Sırp prensi Lazar ile Osmanlı sultanı Hüdavendigâr) muharebede, 1390 yılında Sultan Murad tarafından ele geçirilmekle beraber, tam fethi Fatih tarafından 1455 yılında gerçekleştirilen ve eski ismi Theranda olan Prizren’in dört bir tarafı dağlarla çevrili, neredeyse her biri ayrı bir ülkeye götürüyor sizi. 1912 yılında Balkan harbiyle Sırpların eline geçen, 2008 yılında ise bağımsızlığını ilan eden Kosova’da, hemen hemen herkes gayet güzel Türkçe konuşuyor ve Türkçe konuşmak burada asaletten sayılıyor. Bu olgunun kültürel olduğu kadar siyasi de birtakım temelleri var. Şehirde para birimi olarak Euro kullanılıyor ve fiyatlar bizim büyükşehirlerimize kıyasen gayet makul. İnsanlar Türkiye’den gelen ve onları kucaklayan soydaşlarını görmenin mutluluğunu her şekilde belli ediyorlar, kendimizi evimizde hissediyoruz. Kebap ve köfteleri, Saraybosna böreği, Fulya böreği ve Trilçe tatlısı akşamımızı renklendiriyor. Işıklandırılan kalenin ve gürül gürül akan Akdere (Bistriça) üzerinde yer alan Taşköprü’nün manzarası bir ayrı güzel. Milli şairimiz Mehmet Akif’in de doğum yeri olan Prizren, hem görsel bir şölen, hem ruhsal bir dinginlik sunuyor. Etnik olarak ekserisi Arnavut olan Kosova savaş yorgunu ve şimdilerde barışın keyfini sürmeye çalışıyor. Evinizin bir odasından bir diğerine geçercesine, bu dost ülke ve kardeş şehirden, iyi anılarla ayrılacaksınız…

KOTOR, ADRİYATİK’TE BİR CENNET
Prizren’in ardından hedef Kotor’du. (Doğrudan eski ismiyle Tito’nun şehri Tigorad, yeni ismiyle ise başkent Podgorica’ya uçmadığımız için) Karadağ’da yer alan Kotor’a gitmek için önce Ulcin’e gitmek gerekiyordu, Türk müteahhitler tarafından yapılan otoyol sayesinde bu yol 10 saatten 4 saate kadar inmiş. (Burada Priştine’deki oldukça modern havalimanının da yine bizim tarafımızdan yapıldığını ve işletildiğini hatırlatalım, dolayısıyla bütün görevliler İngilizce yanında Türkçe de konuşuyor). Kosova’nın Prizren şehrinden Karadağ’ın Ulcin şehrine geçerken önce basit pasaport kontrol prosedürlerinin ardından İşkodra yakınlarındaki sınır kapısından Arnavutluk’a giriyoruz ve birkaç saat sonra çıkıyoruz. Böylece 3 saat içinde 3 ülke kat ediyoruz. Dağ turizmi, kayak merkezleri, tarihi kasabaları, milli parkları, plajları, gölleri ve kanyonları ile kuşkusuz bir tatil cenneti olduğunu kanıtlayan Karadağ’a girer girmez, doğa güzelliklerini apayrı bir cömertlikle sergilemeye başlıyor.

Ulcin’den 120 km mesafedeki Kotor’a geçerken, yol üzerinde Bar, Sveti Stefan ve Budva’ya uğramamak olmazdı. Özellikle Bar’ın Eski Şehir (Old Town) bölümü büyüleyiciydi. 1571-1878 yılları arasında tam 307 yıl boyunca Türk egemenliği altında kalmış, kusursuz bir şekilde korunmuş bir Osmanlı kasabası. Deniz manzarası cabası. 200 km’yi bulan görkemli Karadağ sahillerinin en güzel bölümleri bence burada bulunuyor. Rumija dağları eteklerine kurulan Bar’ın konumu İtalya’nın Bari şehrinin hemen karşısına denk geliyor. Bar’dan 38 km sonra ulaştığımız Budva ise plajları ve otelleri ile klasik bir tatil beldesi. Aynı zamanda Balkanların en eski yerleşim birimlerinden biri. Bar’ın da Budva’nın da kaleleri var. Turizmin etkisiyle, fiyatlar Kosova’ya oranla oldukça yüksek. Bar’dan 33 km sonra ve Budva’ya 5 km kala Sveti Stefan adındaki dünyaca meşhur köy ve karaya bağlanmış adayı da ziyaret ettik.

İki yanındaki plajları, içindeki taş evleri ve olağanüstü manzarasıyla, burası da yine bir tabiat harikası. Aslında 15. yüzyılda bir balıkçı köyü olarak kurulmuş ve eski adı Pvodne köyü olan Sveti Stefan,bizim Cunda’ya benziyor. Nüfusu 625 bin olan ve 2006 yılında Sırbistan’dan referandum yoluyla bağımsızlığını kazanan Karadağ, bizim memleketimizde uzun ve güçlü insanların ülkesi olarak bilinir. Bu arada, gerçekten uzunlar. Farklı ve sağlam bir bedensel yapıya sahipler. Dünyanın en güzel fiyordlarına sahip olduğu için, Türkiye’deki bir yöremiz ile benzetmekte büyük güçlük çektiğim ve efsaneye göre “herkesin iyiliği için” yaratılmış olan Kotor, Osmanlı tarafından fethedilmeyen (Barbaros Hayrettin tarafından kuşatılmış ama alınamamış) ancak haraca bağlanan nadir yerleşim birimlerinden biri. Evet, UNESCO miras listesinde dâhil edilmiş, dünyanın sayılı fiyordlarından birine ve Akdeniz çanağının en büyük fiyorduna sahip Kotor, Avrupa’nın güney ucu. Eskiden Tito yaz tatillerini geçirirmiş, hatta Napolyon bile güzelliğine dayanamayıp, bir süre kalmış. Aynı zamanda, adı dünyanın en güzel körfezleri arasında anılıyor, Karadağ’ın Miami’si olarak biliniyor, coğrafyası itibariyle ve sükunet haricinde Dubronik’e benzetiliyor.

Rodos’ta olduğu gibi, deniz kıyısında ve surlar içinde kalan Eski Şehrin içinden çıkmak istemiyorsunuz. 8. yüzyıldan kalma saat kulesi, pek çok saray ve kilise var. Kaledeki en büyük kilisenin inşa tarihi ise 809. Kotor kalesi, daha doğrusu içinde irili ufaklı pek çok kale bulunduran surları, gerek gece gerekse gündüz bu beldeye ayrı bir gizem ve heybet katıyor. 400 metre yüksekte kalan kaleye çıkıp ve inmek yaklaşık 2 saat alıyor, mümkünse sabahın serin saatlerini tercih edin. Bayrak tepesine ulaştığınızda karşılaşacağınız manzara bütün yorgunluğunuzu unutturacaktır. Yiyecek olarak, İtalyan etkisiyle gayet leziz hazırlanan pizzalar ve deniz ürünlerini tavsiye ederim. Yıl boyunca en fazla 15 dereceye kadar soğuyan Kotor’un etrafını çevreleyen dağlar, mütemadiyen bulut tabakaları ve sislerle süsleniyor. Kotor’da zaman yavaş akıyor, manzara nefes kesiyor… “Aslında bütün yolculuklar, yalnızca başlangıç noktasına yaklaşmaya yarar” derler ve doğrudur…

 Bu yazı 2014 yılının Ağustos ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 90. sayısından alınmıştır.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde Makedon Şehirleri

Mariya LEONTİÇ
Gotse Delçev Üniversitesi, Makedonya

1.Giriş
Evliya Çelebi, “Seyahatname” adlı eseriyle insanlık tarihine yön veren kisiler arasına girmiştir. Kırk yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu‟nun en önemli bölgelerini gezip, onları tasvir ederek değerlendirmiş, bu yönüyle de imparatorluğun en önemli seyyahı olmuştur. Bu kitap, Osmanlı İmparatorluğu‟nda yasanan kültürel hayata dair çok önemli bilgiler vermektedir. Dil, halk bilimi, sanat tarihi, topografya, dinler tarihi, tasavvuf tarihi ve yerel tarih alanlarında araştırma yapan uzmanlar “Seyahatname”yi mutlaka kaynak olarak kullanırlar. Osmanlı toplumunun kültürel değerleri yanında farklı milletlerin kültür birikimine de yer veren Evliya Çelebi ve eseri bu yönleriyle evrensellik kazanmıştır. Evliya Çelebi‟nin Rumeli‟yi de gezip “Seyahatname”sinde Balkanları ve Balkan halkını tasvir etmesi bizim açımızdan da eserin önemini artırmaktadır. “Seyahatname” nin 5. ve 8. cildinde birçok Makedon Şehri için de soyut ve somut kültür varlığı ile ilgili ilginç ve değerli bilgiler vardır. Bu sebeple “Seyahatname” Makedonya için de ayrı bir değer taşımaktadır. Evliya Çelebi‟nin bakışıyla Makedonya‟daki şehirlere ve doğaya baktığımızda ülkemizin tarihini, doğasını ve insanını daha iyi hissederek anlarız ve vatanımıza gereken önemi ve değeri veririz.

...

3.Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”sinde Makedon Şehirleri

Evliya Çelebi‟nin “Seyahatname” sinde Rumeli önemli bir yer tutar, dolayısıyla Makedonya‟da bulunan farklı Şehirler ve köyler de tasvir edilir. şehirlere ve büyük köylere daha fazla önem verip uzun ve ayrıntılı anlatır, küçük köyleri ise kısaca tasvir eder. Önemli olan geçtiği her yeri, hatta ikinci kez bile olsa, birkaç cümleyle kaydeder. Bu ise, at üstünde uzun yolculuklardan sonra yorgunluğuna rağmen Evliya Çelebi‟nin titizliğini, büyük iradeyle yazma hevesini ve sorumluluğunu gösterir.

Makedonya‟da ziyaret ettiği Şehirlerin genel durumunu, coğrafi özelliklerini, iklimini, tarihini ve Osmanlı idaresini anlatır. Gezdiği Şehirlerin kalelerini, surlarını, kulelerini, yollarını, evlerini, camilerini, mescidlerini, hamamlarını, çeşmelerini, hanlarını, konaklarını, kiliselerini, manastırlarını büyük ustalıkla tasvir eder. Çoğu kez bu tasvirlerde bazı yapının güzelliğini daha iyi göstermek için karsılastırmayı da kullanır. Gittiği Şehirlerin halkını, ileri gelen kişileri, sanatçıları, onların gündelik yaşamlarını, eğlencelerini, adetlerini, inançlarını, toplumsal davranışlarını canlı olarak betimler. Bulunduğu Şehirlerin havası, suyu, meyvesi, sebzesi, farklı yiyeceklerin özellikleriyle ilgili zengin bilgiler verir. Bu sebeple, Evliya Çelebi‟nin yazılarını okurken 17. yüzyılda Makedonya‟daki Şehirlerin idari, ekonomik ve kültürel durumunu ve gündelik hayatını öğrenmiş oluruz.

Evliya Çelebi, Makedonya‟da gezdiği farklı Sehirleri tasvir ederken genellikle Su sırayla anlatır: yerin tarihi, yerin toponomisi, yerin idaresi, yerin coğrafyası, yerin yapıları, yerin çarsısı, yerin insanları ve onların hayat tarzı. Bazen bir Şehri anlatırken bütün bu unsurları kapsar, fakat bazı kasabaları tasvir ederken sadece birkaç unsura yer verir.

3.1. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin tarihi - Evliya Çelebi, Osmanlı tarihini ve idaresini iyi araştıran ve bilen bir kişidir. “Seyahatname” de ziyaret ettiği büyük Şehirlerin Osmanlı idaresi altına girdikten sonraki tarihine ve yönetimine mühim yer vermistir, fakat bazı yerlerin uzak geçmişinden de söz eder. Skopye‟nin (Üsküp‟ün) Osmanlılar tarafından alınmasını Ģöyle anlatır: “...Yıldı-rım Bâyezîd Hân fethidir. Be-dest-i Gâzî Evrenos Beğ. Ba„dehû Yıldırım Bâyezîd Hân bu cây-ı müferrihin âb [u] havâsından hazz edüp gâh taht-ı sânî Edirne'de ve gâh bu şehr-i Üsküb'de meştâ edüp etrâf-ı diyârlara şebhûnlar edüp feth [u] fütûhâtlar ederdi…” (“Evsâf-ı ravzatü'r-riyâz-ı büldân, ya„nî kal„a-i Üsküb-i merâm-ı cihân”, Cilt 5, s. 295-296)

3.2. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin toponimisi - Evliya Çelebi gittiği yerlerin toponomisi ile de ilgilenir. Eserinde, bazı Sehirlerin tarih bilgileriyle birlikte yer ismi hakkında da bilgiler sunar. “Seyahatname” de Veles‟in (Köprülü‟nün) ismini Ģöyle açıklar: “Lisân-ı Latin'de bu kal„anın (---) (---) ndir ve bânîsi Sırf krallarından Destpot Kral'dır, ammâ fâtihi sene 788 târîhinde Gâzî Hudâvendigâr'dır, be-dest-i Timurtaş Paşa feth edüp bu nehr-i Vardar üzre bir cisr-i kavî inşâ etmeğile bu şehir ol cisir ismiyle müsemmâ olup şehr-i Köpürlü derler…” (“Evsâf-ı nehr-i Vardar püllü, ya„nî hisâr-ı üstüvâr Köpürlü”, Cilt 5, s. 306).

3.3. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin idaresi – Evliya Çelebi Osmanlı İmparatorluğu‟nun idaresini çok iyi bilen bir kisidir. Her büyük Sehrin idaresini ayrıntılara kadar anlatır. Bu da o dönemin idaresi için çok değerli bir kaynaktır. Çelebi, Üsküp‟ün idaresini ve idaredeki görevlileri Söyle anlatır: “…Evvelâ Süleymân Hân tahrîri üzre Rûmeli eyâletinde başka sancakbeği tahtıdır, lâkin niçe kerre iki tuğlu mîr-i mîrânlara sadaka olunup beş yüz asker ile hükûmât edüp me'mûr olduğu sefere gider… Alaybeğisi ve çeribaşısı ve yüzbaşısı vardır ve şeyhülislâmı ve nakîbüleşrâfı vardır…” (“Evsâf-ı ravzatü'r-riyâz-ı büldân, ya„nî kal„a-i Üsküb-i merâm-ı cihân”, 296) Manastır‟ın, Osmanlı döneminde de değerli bir Şehir olduğunu Çelebi‟nin yazılarından anlamaktayız: “…Hâlâ Rûmeli eyâletinde (---) sancağı hâkinde maktû„ü'l-kalem ve mefrûzü'l-kadem Sultân Ahmed Hân'ın duhter-i pâkîze-ahteri Fâtıma Sul-tân'ın hâssıdır kim yigirmi yük akçe iltizâm ile voyvadası yüz âdem ile hükûmet eder… Ve şeyhülislâmı ve nakîbüleşrâfı ve üç yüz akçe pâyesiyle şerîf kadılıkdır… Sipâh kethüdâyeri ve yeniçeri serdârı ve şehir voyvadası ve harâc emîni ve şehir kethüdâsı ve muhtesib ağası ve bâcdârı ve mi„mârbaşısı vardır...” (“Evsâf-ı belde-i ma„mûr u müzeyyen Sehr-i Manastır”, Cilt 5, s. 307)

3.4. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin coğrafyası - Evliya Çelebi‟nin coğrafyaya karsı ilgisi büyüktür. Iyi bir gözlemci olduğundan da gezdiği her yerin coğrafi konumu hakkında ayrıntılı bilgi verir. Örneğin Evliya Çelebi Kratovo‟yu (Kıratova‟yı) Söyle tavsir eder: “...Ammâ şehrin imâristânı beyne'l-cibâleyn bir vâsi„ fezâ içre sekiz yüz aded kârgîr binâ tahtânî ve fevkânî serâpâ la„lgûn musanna„ kiremitler ile mestûr hadîka-i cinânlı ve âb-ı revânlı hâne-i ma„mûrlardır ve a„yânı gümüş ma„deni olmağile ankâ ve mesrûrlardır...” (“Evsâf-ı belde-i (---), ya„nî kasaba-i ma„mûr Kıratova”, Cilt 5, s. 302) Evliya Çelebi Veles‟i (Köprülü‟yü) ise Söyle anlatır: “Sehel mâl ile amâr olsa bir hısn-ı hasîn ve sedd-i metîn kal„a olurdu, zîrâ bir tarafda havâlesi yokdur, ammâ şehri beride nehr-i Vardar'ın iki cânibinde yalçın kayalar üzre kat-ender-kat nehre nâzır kârgîr binâ kiremit ve kayagan örtülü ma„mûr kasabadır kim mezkûr cisir ile beri şehirden karşu kıble tarafındaki bâzârlı tarafına geçilir.” (“Evsâf-ı nehr-i Vardar püllü, ya„nî hisâr-ı üstüvâr Köpürlü”, Cilt 5, s. 306)

3.5. Evliya Çelebi’nin yazılarında şehirlerin yapıları - Osmanlı döneminde kalelerin önemi çok büyüktür. Neredeyse 19. yüzyıla kadar kaleler, bir Sehrin korunması konusunda en önemli yapılardı. Bu sebeple Evliya Çelebi bulunduğu Şehrin kalesini mutlaka tasvir eder. Özellikle Üsküp kalesinin tasviri verdiği bilgilerle ilgi çeker: “...Manzara-i eşkâl-i kal„a-i Üsküb-i mahbûb: ...Hâlâ iki kat bir hisâr-ı üstüvâr-ı hısn-ı hasîn ve sedd-i metîn binâ-yı kadîm ve sûr-ı azîm bir rabât-ı müzeyyen ve bir belde-i medyendir kim refî„ü'l-beyân ve halkı cümle azîmü'ş-şândır. Cümle rûy-ı dîvârı seng-i tırâş ile mebnî ve mücellâ ve musaykal ahcârât-ı hârâlar ile inşâ olunup her taşında olan letâfet ve zerâfetdeki tasarrufları bir diyârda temâşâ etdiğimiz kılâ„ların birinde yokdur. Hattâ üstâd-ı mühendisîn var makdûrun sarf edüp arz-ı ma„rifet sarf etdiğin ayân ü beyân etmekiçün ol bennâ-yı bânî rûy-ı dîvâra ve pâk-i tâb-ı devâreye eyle tasarruflar, eyle zıhlar ve gilviler ve medîneler edüp ol seng-i hârâları gûyâ kalem-tırâş ile alçı oyar gibi münakkaş oyup gûyâ Nakkaş Fahrî gibi kâğızbürlük edüp her tasarrufların sihr-i i„câz edüp atlas-ı felekde eyle bir kârgirlik mermer-bürlüğü bir mi„mâr-ı selef etmemişdir. Meğer Atina şehrinde Eflâtûn İlahî dershânesi kim hâlâ Ebü'l-feth câmi„idir, eyle tasarruflar meğer bu câmi„de ola. Ve'l-hâsıl bu kal„a-i Üsküb şehrin vasatında şekl-i muhammes şeddadî binâ-yı mukavves kal„a-i bâlâdır kim cânib [u] etrâfında dîvârlarının kaddi kâmil elli zirâ„-ı âlîdir ve cümle yetmiş aded ebrâc-ı kavîler ile ârâste ve iki bin aded dendân-ı bedenler ile pîrâste olmuş rabât-ı müzeyyendir ve cânib-i kıbleye mekşûf üç kat demir kapuları var kim her bâb-ı mu„allâların mâbeynlerinde nigehbânlar ile [170a] mâl-â-mâl olduğundan mâ„adâ her bâb arasında rûy-ı dîvârda gûnâ-gûn âlet-i silâhlar ile yemîn ü yesâr dîvârları bezenmişdir...” (“Der-beyân-ı eskâl-i zemîn-i Sehr-i Üsküp-i hûb”, 5. Cilt, s. 296-297)

...

Yazinin tamamı icin tiklayiniz.



5 Mart 2014 Çarşamba

Türk Kültüründe Bahçe

İlkden Tazebay & Nevin Akpınar
Ankara Üniversitesi / Bilig Dergisi, 2010

Özet: Bahçe tarih boyunca, insanlar tarafından paylaşılan ve gelecek kuşaklara aktarılan semboller sistemi olarak tanımlanan kültürün mekâna yansımasının bir sonucu olarak biçimlenmiştir. Tarih ve kültür birikiminin günümüze ulaşmasını sağlayan ve özgün değerlere sahip olan Türk bahçelerinin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması ve günümüzde bu niteliklere sahip bahçelerin oluşturulması, millet bilincinin gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlayacaktır. Bu amaçla; kültür kavramı ve Türk kültürünün özellikleri ile Türk bahçe sanatı ilişkilendirilmiş, Türk bahçesinin genel özellikleri özetlenerek bu mekânların korunmasının gerekliliği vurgulanmıştır. 

Kültür Kavramı ve Türk Kültürünün Genel Özellikleri 

Kültür kavramının bilgi birikimi ve yaklaşım farklılıkları nedeniyle çok çeşitli tanımları olduğu bilinmektedir. Ancak, bu tanımlar içinde aralarındaki farkın önemli olduğu iki ana tanım kümesi vardır: bunlardan birincisi kültürü maddi ve manevi ögeleriyle bir bütün olarak gören ve her iki türlü ögenin kültürün niteliğini belirlemede çok önemli olduğunu kabul eden tanımlar kümesidir. İkinci tanım kümesi ise, kültürün yalnızca manevi ögelerden kurulu olduğu anlayışı üzerine dayalıdır (Ozankaya 1992: 217). 

Kolay saptanamayan ve değişimleri kolay izlenemeyen değerleri ve yaklaşımları içeren manevi kültür; bir toplumu diğerinden ayırmaya yarayan örf ve adetleri, sanatsal, ahlaki ve etik değerleri, inançları ve sosyal birikimleri içerir. Maddi kültür ise; toplumun ve bireylerin oluşturduğu somut eserlerdir ve manevi kültürün uygulama halinde maddi ögelere yansımasıdır. Maddi ve manevi kültür arasında ayrılmaz bir bağ ve karşılıklı etkileşimli bir ilişki vardır.

...

Tarihsel Süreçte Türk Bahçesi ve Kültürel Etkileşim 

Tarihsel süreç içinde tüm güzel sanatlar ve mimari eserlerin oluşumunu etkileyen kültür, Türk bahçe sanatının da önemli bir belirleyicisi olmuştur. Toplumsal olaylardan felsefi ve dini yaklaşımlara kadar çeşitli akımlardan etkilenen bahçe olgusu ve bitki kullanımı, somut bir kültürel bileşendir. 

Türk bahçesi, binlerce yıl içinde çeşitli kültürlerin ve coğrafyanın etkilemesi sonucu oluşmuş bir yapıdır. “Gezginliğinin sonucu olarak, Türklerin doğa kavramı bahçe sınırları içinde kalmamış; ovalar, ırmaklar ve dağlar ölçeğinde düşünülmüştür. Göçebe gelenekleri olan ve geçimini kurak yerlerden sağlamış bir milletin toprağı hem sürekli, hem de salt zevk için düzenleme kavramını ancak devletin yerleştiğine ve koruyucu kudretine mutlak inancının yer edişinden sonra benimsemiş olması çok doğaldır. Orta Asya’daki Türk kültürünün önemli izlerinden biri olarak, Semerkand’ı saran park ve bahçelerin varlığı bilinmektedir. Genellikle Orta Asya’nın ortak bir bahçecilik kavramı geliştirdiği düşünülürse; en eski Türk bahçelerinin özelliklerini İran, Çin ve Hint bahçelerinde aramak olasıdır. Ayrıca Hindistan’da Türk İmparatorlarınca yaptırılmış ve hala genel özelliklerini kaybetmemiş bahçeler vardır” (Aslanoğlu Evyapan 1972: 9-11). ... 

...

Türk Bahçelerinin Genel Özellikleri 

Türk bahçeleri; Türk kültürünün binlerce yıllık birikimi, kültürel, coğrafi, felsefi, dini etkileşimlerin ve inançların bir ürünüdür. 

Türk bahçe sanatında genel bir değerlendirme ile işlevsel ve mimari bakımdan birbirlerinden tamamen farklı iki bahçe tipinden söz etmek mümkündür. Birinci tip; dış bahçe ve doğa ile bütünleşen büyük ölçekli bahçeler, mesire yerleri ve benzeri alanlar, ikinci tip ise; iç bahçe ve mimari ile bütünleşen içe dönük ev, konak ve saray bahçeleridir.

Bu kapsamda Türk bahçelerinin genel özellikleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

 • Doğa ile uyumlu bahçeler, doğaya saygı ve en az müdahale bahçeyi biçimlendiren temel anlayıştır. Tasarımda sadelik ön plandadır. 

• Türk kültüründe maneviyat ve ögeye anlam yükleme, Türk bahçesinin ayırıcı bir özelliğidir. 

• Göçebe yaşantısının bir kalıntısı olarak dış mekânda yaşamaya büyük önem verilmiştir. Bu nedenle en küçük konuttan saraylara kadar yapılan yer seçiminde öncelikle arazinin genel konumuna, eğimine ve manzarasına dikkat edilmiştir (Aslanoğlu Evyapan 1972: 9-11). 

• Aksa dayalı planlara genellikle iç bahçelerde rastlanır. Diğer bahçelerde kesin bir aks yoktur ve doğaya yakın düzenleme esastır. 

• Var olan akslar çok sayıda ve yumuşatılmıştır (Aslanoğlu Evyapan 1974: 44-47). 

• Setler ve sofalar arazi düzenleme zorunluluğundan doğmuş biçimlerdir. Bu zorunluluğun olmadığı alanlarda arazi doğal biçimi ile korunmuştur. 

• İç bahçelerin ev ile yakınlıkları en fazla dikkat çeken özelliklerindendir. Bu özellik ev ile bahçenin bir bütün olarak kabul edildiği ve bahçenin sanki açık havada zaman geçirmeye ayrılmış bir ev bölümü sayıldığını göstermektedir.

 ...


13 Eylül 2013 Cuma

Azınlıklar, Çokkültürlülük ve Mardin

İlhan Kaya, Dicle Üniversitesi
Özet
Bu çalışmada çokkültürlülük ve çokkültürlülüğün Türkiye’deki gayrimüslim
azınlıklar açısından durumu disiplinler arası bir yaklaşım ile ele alınarak,
Mardin’in bu anlamdaki pozisyonunu irdelenmektedir. Çalışma imparatorluk,
ulus-devlet ve demokratik devlet tarihsel kategorileri baz alınarak bir kısım
değerlendirmeler sunmaktadır. Her bir kategoride farklılıklar değişik form ve
tonlarda ifade edilmekte ve farklılıkların ifadesi her sistem içerisinde farklı bir
anlayışla ortaya konmaktadır. Çalışma farklılıkların korunması ve daha iyi bir
şekilde ifade edilmesi için demokratik devletin önemine vurgu yapmaktadır.
….
Makalenin tam metni:

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bir Rumeli Yolculuğu

Baki OZTURK

mostar köprüsü

Yol, yolcu, yolculuk, yol arkadaşı… Balkan yolu, ecdad yolu. Genç yolcu, gelecek yolcu. Tren ile yolculuk, iki hafta raylı rüyalar, akıllarda belki de benim aklımda Kutlu ve Uzun Hikaye. Yol arkadaşı 120 arkadaş, kitaplarım, kalemim defterim.

Yolun Balkanlar yani senin tarihinin yolunun olması heyecanlanmana yeter bir sebep. Bir de bu yolculuğun tren ile gerçekleşecek olması heyecanının mutluluk ile zirve yapmasını sağlıyor. Bilmiyorum daha önce yataklı trende yolculuk yaptınız mı? Başınızı yastığa koyduğunuzda ray ninnilerini, makas türkülerini dinlediniz mi? Küçüklüğümden bu yana yolculuklarımda işte bu demiryolu ezgilerini hep sevmişimdir.

İki haftalık Balkan Masalının başlayabilmesi işin Ankara’dan Edirne’ye yola çıktım. Daha doğrusu yola çıktık 15 kişi. Önceden tanımadığım 15 kişi ile başlıyor ilk yolum. 9 saatlik ilk serüven. Peki birbirini tanımayan 15 kişi nasıl oluyor da birbirine bu kadar yakın davranıyor? Neden birlikteyiz? Bu 15 kişi normal, yani gezi amacı dışında gidiyor olsa birbirine selam verir miydi? Molalarda birlikte bulunur muyduk? Cevaplar meçhul.

“Amaç insanları BİR edebilir” iddialı bir söz belki ama bunun somut örneğini mi görüyorum? 15=1(Kalın bir) Kalın bir çünkü asıl amacın dışında herkesin kendine özgü gayeleri de var. Ama bir birdir incesiyle, kalınıyla.
Edirne 92 sene Şahkent. Osmanlı’ya ecdada başkent.
Edirne Koca Sinan’ın taçbeyti, mimarinin Sinan’a şükranı
“Sinan gibi sevmedikten sonra ne ehemmiyeti var”

Sevmek Sinan gibi sevmek. Aşk ile sevmek, Aşk ile Sinan olmak. Zordur be azizim. İnsan sevdiğini nakşedermiş elinden geldiğince. Nakış aşkmış, güzelliği ise aşkın kuvvetindenmiş. Sevmiş Anadolu’yu işlemiş, sevmiş İstanbul’u işlemiş, Sevmiş Edirne’ye Selimiye’yi işlemiş.

Selimiye insana ne söyler? Selimiye asaletin, kudretin timsaliyim diye haykırır, saygınlığın emsaliyim diye fısıldar insanın kulağına. Sınırda heybetlidir, güçtür Batı’ya lakin minareleri azdır hürmet gösterir Mekke’ye…
Böyledir Selimiye Edirne’de.

Trende pasaport kontrollerine alışmanız gerekiyor. Gecenin bir yarısı ‘’passport control’’ sesi ile irkilebilirsiniz. İlk pasaport kontrolünden sonra memleket topraklarının yerini Bulgaristan alıyor. Evet Bulgaristan’da durmayacağız ama tüm Balkanlar için şunu söylemek gerekir gözünüzün alabildiğine uzanan ayçiçeği ve mısır tarlaları. Baktığınız her yerde size bakan sarı suratlar görüyorsunuz.
Bulgaristan’ı böyle transit geçmek zorundayız.

İlk durağımız Bükreş. Siyahın, beyazın kasvetli şehri Bükreş. Acaba hayatlarından renk çıkarılacak kadar kötü nasıl bir cürüm işlediler? Belki de benim nedenini bilmeden ‘’komünizm’’ kelimesi duyduğumda hissettiğim soğukluk bu şehrin iliklerine işlemiş. Aslında Bükreş’i Çavuşesku ve sonrası diye iki döneme ayırmak doğru olur. Soğuk Savaş ve komünizm etkisi ile Çavuşesku Romanya’da gri, tek tip ama sağlam binaları her yerde görüyorsunuz. Ve şunu söylemek gerekir ki Çavuşesku’nun müthiş bir bina yapma düşkünlüğü varmış. Kendisine yaptırdığı o ev, doğruyu söylemek gerekirse saray dünyada Pentagon binasından daha sonra bulunan en büyük yapı. Çok güzel bir ihtişamı bulunan bu sarayda bana kalırsa Çavuşesku yedi nesil yaşamayı planlamış. Büyük bir diktatörlüğün göstergesi olan bu saray için halk ekmek karnesine bağlanmış ve ülkenin parası buraya harcanmış. Rumenlerin bu sarayı gördükçe Çavuşesku’nun kurşuna dizilişine üzüldüklerini sanmıyorum. Halk açken bu kadar bina insanları bezdirmiş.

Rumenlerin geleneksel yemeğinin sebze yemeği olması beklide zayıf olmalarının göstergesi. Bu yüzden mutsuz görünüyor olabilirler. Mutsuz diyorum çünkü gözlerinin içi gülmüyor. Yaşlı ve durgun insanlar. Şehirle birlikte renklerini kaybetmiş gibiler.

Her yerin heykel ve büstlerle donatıldığı ‘’Balkanların Paris’i’’ Bükreş’i bir yönden Eskişehir’e benzettim. Bizdeki Porsuk gibi onlarda da şehrin ortasında nehir var. Ve nehir insanları etkiler genelde ama bu Bükreş için geçerli değil. Ruh kazanmaya ihtiyacı olan bir şehir.

Evet, Bükreş’le birlikte aklıma gelen iki şeyi söylemek istiyorum. Bankalar, kapitalizm yuvaları, eski komünist bir şehirde en lüks binalar. Ve şu soru:
“Seksek evrensel bir oyun mu?”

Tren hayatından bahsetmek istiyorum biraz da. Yani insanlarla tanışmak güzel geliyor bana. Bir sürü yeni dünya tanıyorsun, onlarla kaynaşıyorsun. Ayrı dünyalardan ayrı özellikler görüyorsun. Yelpazeni genişletmeleri ve yeni ufuklar kazandırmaları onlara bir karşı bir teşekkür sorumluluğu yüklüyor insana. Teşekkürler…

Okuduğu bölümler insanları gerçekten etkiliyor. Özellikle tıpçı arkadaşlar. Benim için birçok ağrı kesici aynı özelliğe sahipken onlar da şuran ağrıyorsa dur onu içme, eğer buysa al bunu iç tarzında bana komik gelen bazı davranışları var. Fotoğrafçılara ise ayrı bir saygım var, yakalamaya çalışmak anı, zamanı bir kareye hapsetmek herkesin harcı değil. Sesini eğitmiş olanların konuşmalarını dinlemek bile güzelken şarkılar türküler dinlemenin ne kadar güzel olduğunu siz tahmin edin. Balkan türküleri, akordiyon, yan flüt, ney, kaval…

Macaristan Budapeşte, Estargon, Strezne… Gerçekten ileride yaşamak isteyeceğim bir yer. Renklerin hayata karışmış olduğu, her binasının ayrı bir cazibesi olan şehir Budapeşte. Aslında Peşt , Tuna ve Buda’nın birleşiminden oluşan bir şehir.

Burada Tuna’dan biraz bahsetmek gerek. O meşhur türküde duyduğumuz “Tuna Nehri akmam diyor” cümlesi Tuna’yı gördüğünüzde anlam kazanıyor. Eğer “akmam diyor” ise cidden önemli bir durum söz konusu. Kendine has haşinliği ile uzanıyor şehrin ortasında Tuna.

Balkan ülkelerinde daha çok Müslümanlığın etkisinde olmayan, daha doğrusu Osmanlı izlerini silmeye çalışan ülkelerde binaların çok güzel görüntüleri, taş işlemeleri var. Bizdeki düz duvar yerine işlenmiş şekillerle oluşturulmuş, estetik açıdan güzel yapılar mevcut. Ve Hıristiyanlığı her yere nakşediyorlar. Bu bazen bir bina, bazen bir eşya, bazen de her otel odasında bulunan İncil’le oluyor.

Ecdadın eserlerini silmek batının en büyük zevki. Üzülerek dinliyorsun bunları ama bizden en ufak bir yer gördüğünde içinde tarif olmaz bir mutluluk doğuyor. Gül Baba türbesi de bunlardan birisi.
Estargon ise sana başka bir türkü ile sesleniyor. Duydukça gurur duyduğun bir o kadar da hüzünlü bir hikaye. Bir avuç dedelerimizin binler olduğu o destansı kale. Bu hikayenin yanında Estargon’da leziz ceylan eti …

Zagrep küçük bir başkent. Düzenli binalar ile oluşmuş bir şehir aslında. Gittiğimiz günün gecesi AB’ye girecek bir ülke Hırvatistan. Kutlamalar için hazırlıklar görüyorsun ama birçoğu yeni. Düşünüyorum da biz AB’ye girecek olsak en az bir hafta önceden kutlamalara başlarız. Sizce abartıyor muyum?
Belgrad “beyaz taşlar” şehri. Aslanlı çeşme meydanıyla uzanan ve şehrin kalbi olan bir cadde. Bu caddeye ‘’ sanat galerisi ‘’ de demek gerekiyor. Müzisyenler (onlara sokak sanatçısı demenin haksızlık olduğunu düşünüyorum) kuklacılar, ressamlar, farklı farklı birçok sanatçı. Hepsinin bu cadde boyunca bulunması bence orayı sanat caddesi yapmaya yetiyor da artıyor.

Sırplardaki bitmek tükenmek bilmeyen Türk sevgisini (!) görüyorsunuz. Ve Osmanlıya , Türklere karşı yaptıkları ve yapılanları da kahraman ilan ettikleri bir millet Sırplar. Kahramanlarının heykelinin bulunduğu yere İstanbul Kapısından girmemiz onları üzüyordur belki de…
…
Bosna. İçimizde kart tutmuş yaranın tekrar kanadığı ülke. Bilge Kralın ve nice şehitlerin şanlı ülkesi. Vardığınızda Müslümanların ‘’ topraklarınıza hoş geldiniz ‘’ nidası.

Bosna’dan çok bahsetmek istemiyorum, neden mi? Çünkü Bosna tek başına incelenmesi gereken, incelenmekten daha çok anlaşılması gereken bir yer. Hepinizden ricam, belki de bir vefa borcumuz Aliya İzzetbegovic’in bir kitabını okuyalım ve bir Fatiha gönderelim.

Her yerde kurşun izleri görmek insana dokunuyor. Yapılan zulümleri yerlerinde görmek kalbinize bir bıçak saplanmasına sebep. Bizler Müslümanlığı yaşıyoruz, temsil ediyoruz diyoruz. Kendimize soralım Bosnalı Müslümanlar kadar güçlü mü imanımız. Sırf Müslüman olduğu için eziyet çekmeye ne kadarımız dayanabilir. Sırp ve Hırvatların Türklerden intikam diye orada Müslümanlara Boşnaklara eziyet etmeleri, onları katletmeleri bize bir şeyler ifade etmeli, bizlere sorumluluklarımızı hatırlatmalı.

Gezdiğim yerleri kısaca söyleyeyim çünkü detay Bosna’ya saygısızlık olur. Saraybosna bir Türk kasabasından farkı yok, sana evinde hissettiriyor. Bakırcılar çarşısından bedestenine kadar Osmanlıyı hissediyorsun. Dükkanlarda Bosna bayrağının yanında Türk bayraklarını görmek hem muhabbetini hem de gururunu arttırıyor.
Mostar… Medeniyet köprüsü, kardeşlik köprüsü belki de ‘’ Evrensel Barışa Doğru ‘’ kurulan köprü ve o yolun sembolü. Bir ucunun Müslümanlara diğer yanının ise Hıristiyanlara ait mahalleler olması bunun en büyük göstergesi. Ama yakın zamanda yaşananlar insana “DON’T FORGET” şamarını vuruyor.
Bosna meclisi belki de oranın durumunu ortaya koyan ve dualarda yer almasını sağlayacak en güzel örnek.
Bosna birçok doğal güzelliğin, bir yutkunuşun ve üç noktanın ülkesi…
…
Üsküp, Yahya Kemal’in, Rahibe Terasa’nın, Vardar Ovası türküsünün şehri.
Belki de Üsküplü Üstad bize her daim kullanmamız gereken o öğütü beyitiyle Balkanlar için fısıldadı:
‘’Ne harabiyim ne harabatiyim
Kökü mazide olan atiyim.’’

Saraybosna, Amasya kadar bir Türk şehri Üsküp. Yabancılık çekmiyorsun. Özellikle Taş Köprü’nün ikiye böldüğü Türk tarafı ve Hıristiyan taraf diye Üsküp’te Türk mahalleleri Osmanlı fışkırıyor. O caddelerde dedelerimizin at arabaları, fayton, demir dövme, pazarlık … seslerini az bir dikkat ile duyabilirsiniz.

Türkçenin konuşulduğu, Türk mekânların bulunduğu, kırahat hanelerde çayını içip nargileni fokurdatabildiğin, Türkçe müziklerin çaldığı etraftan okey taşları seslerinin geldiği Üsküp akşamları. Bir nevi küçük Türkiye.
Osmanlıyı her yönüyle hissedebildiğin bir şehir. Orada hâla Osmanlı zamanından kalma başında kaç defa yamanmış fesiyle, kıyafetleriyle dedeleri görmek galiba bize ders vermeli.

Ohrid ise yine Makedonya’da çok küçük ama güzel bir kasaba. Yanındaki gölü ile küçük bir tatil yeri havasında.
Bu arada Üsküp ve Bosna’da insanlarla konuştuğumuzda Türkiye’nin misyonunu anlatan şu cümleler önemli:
“Siz sanıyorsunuz ki güçlü Türkiye sadece size yarar sağlıyor. Hayır orada, dünyada güçlü Türkiye burada bizim de elimizi güçlendiriyor. Yani ne kadar güçlü Türkiye o kadar güçlü Boşnak Müslüman ve güçlü Üsküp.”
….
Artık İskender’in Makedonya’sından son ziyaret yerimiz Yunanistan’a geçiyoruz. Yunanistan’a bizim Ege denmesine şaşmamak gerek. Selanik kordonunun bir İzmir Karşıyaka kordonuyla aynı olması, Kavala’nın ise Muğla, Bodrum, Kuşadası’nın bir kopyası olması en büyük örnek.

Selanik Yunanistan’ın ikinci büyük şehri ve orada yaşanan krizi anlatıyor. Sokaklarda her yerde duvarlara yazılmış yazılar, insanların konuştuğunuzda konuyu sürekli krize bağlamaları durumu özetler nitelikte.
Yunan insanı ile Türk insanı arasında galiba sadece dil ve din farkı var. Sima ve davranış olarak da bize en çok benzeyen millet.

Kavala hakeza dediğimiz gibi Türk tatil şehri gibi. Meşhur kurabiyelerine diyecek bir şey yok. Bir de kimilerine göre kahraman, kimilerine göre hain, kimilerine göre bencil vali Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Kılıcını çekmiş heykeli ile Yunanların gurur duyduğu bir isim.
Evet, bir Balkan masalı böyle sona eriyor. Özetle Balkanlar ile ilgili naçizane birkaç önermede bulunacağım:
  • Balkanlar gezilip görülmeli, incelenmeli. Kaynak olarak ise başta Dış Politika Akademisi Balkanlar Raporu okunabilir.
  • Balkan, Rumeli müzikleri muhakkak dinlenilmeli.
  • Bosna unutulmamalı.
  • Tarihine bizim kadar söven başka bir millet yok. Herkes iyisiyle kötüsüyle sahiplenirken bizim ondan kaçmamız acınası.
  • Hey gidi Osmanlı kıymetin bilinmeyecek kadar büyükmüşsün.
  • “Kurallar çiğnenmek için var” kuralı bizde geçerli. Onlar en ufak bir trafik kuralını çiğnemiyorlar.
  • İrtica Avrupa’da aşırı derecede hortlamış.
  • Türkiye ve Türkiye’deki olaylar dikkatle izleniyor, inceleniyor.
Şu sözleri de unutmamak gerekir. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın şu üzüntü verici ama haklı vecizi : “Biz Balkanlarda toprak kaybetmedik, vatan kaybettik.” Diğeri Bilge Kralın; “Ne yaparsanız yapın ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

19 Temmuz 2013 Cuma

Rumeli Türküleri Üzerine

Geçmişte Türk’e ait, Türk ile ilgili anlamında kullanılmış olan “Türkî” kelimesinden gelişen türkü, hem geleneksel Türk halk edebiyatı hem de müziği için kullanılan bir terimdir. Bir anonim halk şiiri nazım biçimi olan türküler, bu sözlerin genellikle kolay anlaşılabilir ve küçük soluklu ezgilendirilmesi sonucu oluşmaktadır. Türkü bentleri, yapı ve sözleri bakımından iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölüm türkünün asıl sözlerinin bulunduğu, “bent” denilen kısım; ikinci bölüm ise “bağlama” ya da “kavuştak” adı verilen, her bendin sonunda yinelenen nakarattır. Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında kafiyelendirilmektedir. Hece ölçüsünün her kalıbıyla söylenen türkülerde umumiyetle yedili, sekizli ve on birli hece kalıpları kullanılmıştır. Genellikle aşk, bir teşebbüse engel oluş, sıla hasreti, tabiat güzellikleri, sevgiliyi sembolize eden turna, ceylan, âhu gibi kavramların konu olarak seçildiği türküleri; ezgileri, konuları ve yapıları bakımından sınıflandırabilmek mümkündür. Ayrıca bazı tanınmış türkülerin, içindeki en etkili sözlere göre de adlandırıldığı görülür: Ayşem, Zeynebim, Fidayda, Adanalı gibi.1 Bunun yanında, bazı yörelerdeki türküler, belirli öğeleri içermeleri nedeniyle birer tür özelliği göstermektedir. Bu özelliklerine bağlı olarak, seslendirildiğinde bize o yöreyi ya da bölgeyi anımsatırlar: Karadeniz Türküsü, Teke Zortlatması, Konya Türküsü, Rumeli Türküsü gibi. İşte biz bu çalışmamızda çeşitli özellileriyle Rumeli türküleri üzerine bazı incelemelerde bulunacağız.

Halk kültürü ürünleri, bir milletin meydana getirdiği kültürel değerlerin bütünüdür.2 Toplumun ihtiyacına bağlı olarak ortaya çıkan bu ürünler ile toplum bilinci arasında bir bağ vardır. Bir tarihi olayın toplum üzerindeki etkisinin bilinmesi onu temellendirmede önemlidir.³ Halk edebiyatı ürünlerinde, tarihi olayın geçtiği zamana ait yaşayış, düşünüş ve inanışların izleri görülmektedir. Rumeli bölgesindeki Türk halk kültürü ürünlerinin Türklerin ortak duygu ve düşüncelerini dile getirmesi bakımından ve kültürün korunmasında, yaşatılmasında önemli işlevi vardır. Bu halk kültürü ürünlerinden, Rumeli bölgesinde yaşayan Türk halkının estetik modelini, beğenisini, sosyal tarihini, toplumun ahlak anlayışını ve örnek değerlerini öğrenmek mümkündür. Bahsedilen ürünler arasında en fazla öne çıkan, bütün Türk dünyası içinde coğrafya farklılıklarına karşın, duyma, düşünme ve bunları ifade etmedeki belirgin beraberliğin sembolü olan türkülerdir. Nitekim geçmiş zamanlardan bu yana, halk arasında heyecan uyandıran her olaya bir türkü yakılmaktadır. Bestelenen bu türküler türlü yollardan yurdun her köşesine yayılmış ve çeşitli bölgelerde çeşitli biçimlere girmiştir. Türklerin vatanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi hudutlarıyla örtüşmeyen bir genişlik arz etmektedir. Bu mânâda türküler, vatan coğrafyasının sınırlarını çizen medenî unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Rumeli türkülerinin ilk derlemesi Udî Nevres Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Geniş çaplı ikinci derlemeyi ise Tanburacı Osman Pehlivan, Muzaffer Sarısözen ve Kemal Altınkaya yapmıştır.4 Derlenen bu türkülerin kapsadığı coğrafya oldukça geniştir. Bu konuda İstanbul’un Avrupa yakasından başlayarak, Balıkesir, Çanakkale, Ege’nin bir kısmı ve daha da ötede Batı Trakya ve Girit Adası’na kadar uzanan, Bulgaristan, Eski Yugoslavya, Kırım ve Romanya’yı içine alan bir bölgeden söz edilebilmektedir. Bu büyük alan içerisinde türkülerin, küçük şive farklılıkları gösterse de zenginlik ve ahenk bakımından temelde Rumeli türkülerinin genel özelliklerini içerdiği görülür. Örnek verilecek olursa; “Aman bre deryalar” isimli ünlü Rumeli türküsünün, Bulgaristan’da “Aman be deryalar” şeklinde söylendiği bilinmektedir.5 Rumeli türkülerine mûsikî açıdan bakıldığında beste tekniği, makamların seyir ve hareketi açısından Türk sanat mûsikîsine daha yakın olduğu ve az çok şehir havası ve üslubu taşıdığı anlaşılmaktadır. 19. asır İstanbul eğlence hayatında büyük ilgiyle dinlenen ve sevilen Rumeli türküleri, büyük bestekârlarımızı da etkilemiş, başta Dede Efendi olmak üzere ünlü isimler bazı “Rumeli ağzı” eserler bestelemişlerdir. Melodik cümleleri çok renkli ve hareketli olan saz mûsikîsi eserleri de vardır. Her tür mûsikîde olduğu gibi Rumeli türkülerinde de bir otantizm ve icrâ üslubu söz konusudur. Bugün bu özelliklerden uzaklaşılmasına rağmen bazı bölgesel niteliklerini koruduğu söylenilebilmektedir.6 Rumeli türküleri, beş yüz yılı aşkın bir Rumeli yaşantısının özeti niteliğindedir. “Serhad” denilince hep Avrupa ülkeleri ile ilgili sınır boyları akla gelmiştir. Bu sebeple bu türküler “Serhad türküleri” adı altında toplanmıştır ki bugün “kahramanlık türküleri” olarak anılmaktadır. Hepsinin konusu; kahramanlık, savaşlar, düşmandan alınan ya da düşmana kaptırılan ülke ve şehirler ve bu şartlar altında gelişen gönül maceraları ile bütünleşir. Bu türkülerin üslup ve ifadelerinde yiğitliklerle duygusallık yan yana gelmiştir. Tuna Nehri’nin, Rumeli’deki Türk toplumunun ve Türk askerinin hayatında unutulmayan hatıraları vardır. Bu nedenle bu grup Rumeli türküleri, “Tuna türküleri” adı ile anılmaktadır. Bu türkülerde de, elden çıkan kaleler, Tuna boylarına serpilmiş ve sık sık el değiştiren şehirler, buralarda yaşanan mutluluk, pişmanlık, aşk, hasret ve umutsuzluk gibi türlü beşerî duygular işlenmiştir. Ancak bu türlerin bir bölümü İstanbul folkloru içinde eriyerek kimlik değiştirmiştir. Rumeli türkülerinin diğer bölümünü ise sayı bakımından en ağır basan lirik türküler oluşturmaktadır. Bu lirik türkülerin bir kısmı olan ninniler, bebeklik çağındaki çocuklara, beşik sallamaları sırasında veya yataklarda uyutmak için anneleri tarafından söylenilir. Ninniler dışındaki öteki türkülerin konularını ise aşk, gurbet, hapishane, ölüm, taşlama, güldürü, tarih ve diğer konular oluşturmaktadır. Bunların arasında çeşitli düğünler, mahalli toplantılar, duma (kına) geceleri vesilesiyle düğüncü ve halk şairleri tarafından çeşitli merasimlerde ve bazen kahvelerde söylenilen türküler de vardır.7Rumeli lirik türkülerinde yaygın olarak işlenilen ve dikkat çeken diğer bir konu ise özlemdir. Bu, bazen Anadolu bazen de bir başka Balkan ülkesindeki yakınlara karşı duyulan özlemin türkülerle dile gelmesi şeklindedir.

Türküler, eski zamanlardan bu yana, mühim hadiseler üzerine yakılmaktadır. Genç bir adamın vurulması, genç bir gelinin ölmesi veya genç bir kızın kaçırılması ve buna benzer pek çok hadise, halkın ruhunda müşterek bir acı, bir heyecan uyandırmışsa ondan istifadeye kalkan hassas ruhlu insanlar hemen bir türkü yazmışlardır. Bu türkülerde, o türküyü ilham eden hadise ne ise anlatılmıştır. Rumeli türkülerinin konu itibariyle en önemli hususiyetlerinden olan, sade bir aşk sunuşunun olmayışı, beraberinde bahsedilen hadiseyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda Rumeli türkülerinin tipik özelliklerini barındıran, tüm yöre halkını derinden etkileyerek onların ortak duyuş ve düşünüşünü yansıtan ‘Arda Boyları’, ‘Çalın Davulları (Selanik)’, ‘Drama Köprüsü’, ‘Alişimin Kaşları Kâre’ adlı türkülerin hikâyeleri, konuya ilişkin güzel bir örnek teşkil etmektedir.*

Bir toplumun yaşattığı, paylaştığı ve geliştirdiği gelenekler o toplumun kültürünü yansıtmaktadır. Bu anlamda her medenî verim gibi türküler de birer kültür şifresi niteliğindedir. Nitekim türküler bu yönüyle, kişilerin özgeçmişi olduğu gibi toplumların da özgeçmişidir. Halk türkülerinin sözlerinin altında, otantik inceliklerle derin bir biçimde gelişen halk ezgileri ve sözlerin çok ötesinde, içinden çıktığı halkın ve yörenin kültürel geçmişini ve gününü sorgulayıcı önemli dinamikler bulunmaktadır. Özellikle Rumeli türkülerinde, tarihsel olayların bölge halkını fazlaca etkilemesi ve bunun sonucu olarak halkın oluşturduğu kültür ürünlerinin sosyal tarihe kaynaklık etmesi durumu açıkça söz konusudur. Bir kısmı hâlâ, “Rumeli” adı verilen topraklarda yaşayan Türk-İslam nüfusun geriye bıraktığı kültür birikiminin en saf şekilde ifadesi olan türkülerde saklı duran medenî şifreler, birer kaynak olma bakımından en az, vaktiyle kaleme alınmış bir kitap, bir hatırat kadar değer taşımaktadır.


1) Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 8.b.s.,Ankara 2005,s.289-290

2) Ali Abbas Çınar, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Muğla 1996, s.3
3) Osman Turan , Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,1.b.s., İstanbul 1969, s.46


5) http://www.turkuler.com/tgv/rustemavci11.asp “Rumeli Türküleri, Acizliğin Değil Dirilişin Sesidir.”
7) Nimetullah Hafız, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, 1.b.s., Priştine 1985, s.8
Bibliyografya:

ÇINAR, Ali Abbas, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Muğla Üniversitesi Yay., Muğla 1996

DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK Yay., 8.b.s.,Ankara 2005
GÖZAYDIN, Nevzat, “Anonim Halk Şiiri Üzerine”, Türk Dili Dergisi, c.LVII, Ocak- Haziran 1989, s.1-104

GÜLER, Hüseyin Rasim,Bulgaristan Türkleri’nin Rumeli Türküleri,Bay Yay., 1.b.s., Prizren 2004

HAFIZ, Nimetullah, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri, Kosova Üniversitesi Yay., 1.b.s., Priştine 1985
ÖZDEMİR, Ahmet Z., Öyküleriyle Ağıtlar II, T.C. Kültür Bakanlığı Yay.,1.b.s., Ankara 2002
ÖZBEK, Mehmet, Folklor ve Türkülerimiz, Ötüken Yay., 1.b.s., İstanbul 1975

TURAN, Osman ,Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,Turan Yay., 1.b.s., İstanbul 1969

ÜSTÜN, Hulusi, Türkü Öyküleri, Pozitif Yay.,1.b.s., İstanbul 2003
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

The Reflection Cafe

Site İstatistikleri

Locations of visitors to this page


 

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı